Şeyh Sait ve Madımak –II-

Şeyh Sait ve Madımak –II-

Gerçeğe hü!

14 Temmuz 2017 tarihinde Evrensel Gazetesinde yazdığım “Şeyh Sait ve Madımak” başlıklı köşe yazıma yönelik cevabi yazılar yazılmıştır. Bu yazılardan benim gördüğüm, duyduğum yazıların birisi Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’ya, diğeri Mahmut Aslan’a bir diğeri de Şerafettin Halis’e aittir. Bu üç yazıdan Ayhan Yalçınkaya’nın yazısını ayrı tutuyorum, Ayhan hocanın yazısı 13 A4 sayfasından ibaret olup kimi bölümlerini öğretici bulduğumu ifade etmek isterim.

Benim yazım bir köşe yazısıydı ve sadece web ortamında değil gazeteye de basılan bir yazıydı. Köşe yazısı olması nedeniyle de uzun olması mümkün olmayan bir buçuk A4 büyüklüğünde kısa bir yazıydı. Kısa bir köşe yazısında Şeyh Sait ve Aleviler gibi bir konuyu işlemenin hayli sorunlu olduğunu biliyordum.

Cumhuriyet, Aleviler, Şeyh Sait meselesi bir köşe yazısında nasıl özetlenebilirse o şekilde görüşlerimi özetledim. Görüşlerimin arkasındayım ve bunları köşe yazısı sınırlamasına mecbur olmadığım bu yazımda açmaya, detaylandırmaya çalışacağım.

Bana yapılan eleştiriler sadece benim yazım ele alınarak yapılmamış ve Şükrü Yıldız ile Kemal Bülbül’ün yazısıyla birlikte ele alınmış. Benim baştan buna itirazım bulunmaktadır, çünkü herkesin dili üslubu farklıdır ve bir birinden ayrı tutulmalıdır.

Ben de bu yazıda üç yazarın yazısından Ayhan Yalçınkaya’nın yazısını (Bir deklare ettim ki dönemem! – II – ) esas alarak cevaplandıracağım. Diğer yazarların yazısındaki eleştirilerin tamamı bu yazı içerisinde bulunmaktadır. Ancak cevaplarım salt Ayhan Yalçınkaya’nın yazdıklarıyla sınırlı kalmayacak aynı zamanda Şeyh Sait ve Aleviler meselesine Alevi dünyasındaki genel bakışı da içerecek. Yazacaklarımın bazı kısımlarına Ayhan Yalçınkaya’nın da katılacağını daha önceki yazılarından biliyorum.

Ayhan Yalçınkaya benim ve diğer arkadaşların yazdığı yazıya 13 A4 sayfalık bir yazıyla cevap yazmış olsa da ben okuyucuları düşünerek kısa tutmaya gayret edeceğim.

Ayhan hocanın yazısındaki tespit ve eleştirilerin tamamını cevaplandırmak gibi bir mecburiyet içerine girmeyeceğim, kendi yazımla ilgili kısımlarına değineceğim. Ayhan hoca ve diğerleri benim yazımdaki ve diğer yazılardaki ortak eleştiri diyebileceğim şu hususlara yer vermişlerdir.

Bunlar;

  1. Şeyh Sait ile Seyit Rıza görüşmemiş olsa da Alevi toplumunda böyle bir inanç var ve bu inanç doğrudur.
  2. Diyelim ki Şeyh Sait’in Seyit Rıza’nın sofrasına oturmadığını belgelediler bu durumda ne yapacaksınız? Şeyh Sait’in torunlarıyla birlikte siyaset yapmaktan vaz mı geçeceksiniz?
  3. Siz Alevileri tarihle terbiye etmeye kalkışıyorsunuz. Sizin yazınız incitici ve daha ötesi tehdit edicidir.
  4. Şeyh Sait şeriatçıydı ve bunu mahkemelerde beyan etmiştir.
  5. Toplulukların kendilerine ait sembolleri, ikonları, kahramanları, şehitleri, kutsalları vardır. Hiçbir topluluk diğerinin tüm bu değerlerine diyelim toptan, saygı duymak zorunda da değildir.
  6. Şeyh Sait’in torunları kimdir ve siz hangi “silsilede” yer alıyorsunuz? Alevi olduğunuza göre, müridi, talibi olamazsınız, bu açık. Geriye kalır yoldaşlık, takipçilik. Şeyh Sait’i nereye koyarsanız koyun, Şeyh Sait’in torunları, eğer örneğin onlar bugünkü HDP çizgisinin unsurları ise, Şeyh Sait’le aynı siyasal ideallere, aynı dinsel ideallere mi sahiptir? Mesela Şeyh Sait demokratik bir cumhuriyetin mi peşindeydi?
  7. Madımak’ın önünde Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın işi ne? Bu iki isim, Nazım Hikmet’in dizeleriyle söyleyelim hadi “dövüşerek öldüler” ve “yenenler yenilenlerin ak göyneklerinde sildiler kılıçlarının kanını”. Ya Madımak’ta katledilen, yakılanlar? Aradaki benzerlik, sembolik benzerlik nerede? HDP gibi bir siyasal hareket Alevi ve Şafii topluluklar arasındaki kültürel bagajların, sembolik mücadele alanlarının nasıl farkında olmaz? … HDP, canlı cenazeye dönüşmüştür…

Ayhan Yalçınkaya hocanın yazısında benim yazdıklarımla ilgili eleştiri kısmını 7 maddede özetlemeye çalıştım şimdi de bunlara cevabi görüşlerimi aktaracağım.

Ayhan Yalçınkaya hocanın yazısında önemli bir tespit var bu tespit; “Seyh Sait ve Seyit Rıza karşılaşması tarihsel bir gerçek değil ama Alevi toplulukların bu karşılaşmanın gerçekliğine ve bu karşılaşma anında Şeyh Sait’in Seyit Rıza’nın sofrasına oturmadığına ilişkin inancı gerçektir! “ demektedir.

Bu tespit tam da benim yazımda üzerinde durduğum bir tespittir. Ayhan Hoca her ne kadar bunu “Tanrının varlığına inanmak” ile örneklemeye çalışmış olsa da iki durum bir biriyle aynı kefeye konamayacak kadar farklıdır. Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın yaşadıkları dönemin üzerinden yüz yıl bile geçmemiş tarihsel bir yaşanmışlıktır. Tanrı inancı ile örneklemek sapla samanı karıştırmaktır.

Benim ve benim gibi düşünenlerin üzerinde durduğu konu da tam da budur. Yani gerçek olmayan bir tarihsel olayın gerçek gibi anlatılması ve bunun üzerinden iki toplumun bir birinden uzaklaşmasının hedeflenmesi. Bunu söylerken Hünkâr Vakfının niyetinin bu olduğunu söylemiyor ama bir kurumsal yapının bu tür konularda gerçek olmayan tarihsel olayları açıklamalarına almalarının yanlışlığını söylüyorum.

Kurumlar, aydınlar, yazarlar, Pirler tarihsel konularda tarihi gerçeği mi, yoksa gerçek olarak kabul edilen tarihsel yalanı mı referans almalıdır? Tatbikî bireyler öyle düşünebilir ama sorumluluk sahibi kimseler ve kurumların bunu yapmaya hakkı yoktur.

12 Eylül askeri darbesi sonrasında ve özellikle de 2 Temmuz 1993 madımak katliamı sonrasında Aleviler ile Sünni (Hanefi-Şafi) Kürtleri bir birinden uzaklaştırma ve mümkünse de düşman etme politikası bir devlet politikasıdır. Bu politikayı nasıl hayata geçirdiklerini Süleyman Demirel dönemin Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan’a anlatmıştır ve o görüşme yazıya dökülmüştür.

Alevi toplumu ile Sünni Kürt toplumunu bir birine düşman etme politikasının ana argümanları, sembolleri vardır. Bu sembollerden öne çıkanlar ise İdrisi Bitlisi ve Şeyh Sait’tir.  Tam da bu noktada gerçek olmayan ama Alevi toplumuna gerçek gibi sunulup ezberlettirilen tarihsel bir yalanı ısıtıp ısıtıp ortaya atmanın savunulacak bir tarafı yoktur. Bu duruma en başta Ayhan Yalçınkaya gibi Hünkâr Vakfı gibi Alevi toplumunun önünde duran Aydınlar ve Kurumlar itiraz etmelidir.

Ne İdrisi Bitlisi’yi ne de Şeyh sait’i savunmadım, ancak daha 40 yıl önce Türk Milliyetçileri Maraş’ta Çorum’da katliam yaparken onları görmemezlikten gelip, onlarla birlikte ortak Cumhurbaşkanı adayı çıkaranlara sesini çıkartmayıp 500 yıl önceki İdrisi Bitlisi’yi sürekli gündemde tutmanın iyi niyetli bir tutum olduğuna inanmıyorum.

Dün Ulusalcı Devlet yapısının bugün ise AKP Devletinin en büyük korkusu iki büyük muhalif toplum olan Kürtler ile Alevilerin yan yana gelmesidir. Nitekim 7 Haziran seçimlerinde Alevi kurumları ile HDP arasında yapılan ittifak ve neticesinde bizlerin HDP den aday olması karşısında Ulusalcı kesim tarafından yöneltilen en büyük eleştiri “İdrisi Bitlisi ve Şeyh Sait” üzerinden yapılmıştır. Bu eleştiriyi yapanlar aynı şekilde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP – MHP ittifakını alkışlamışlardır.

7 Haziran 2015 seçimlerinde kimi Alevi kurumları ile HDP arasındaki ittifak hem Ulusalcıları hem de AKP’yi korkutmuş her iki kesimde bu ittifakı hedef almıştır. Yazılan yazılar ve yapılan eleştiriler arşivlerde durmaktadır. Ulusalcılar bu şekilde hedef alırken Tayyip Erdoğan bu ittifakı bizzat hedef almış ve konuşmalarında bizi marjinal alevi, ateist Alevi tanımlamasına tabi tutmuştur.

Yukardaki açıklamalarım Ayhan Yalçınkaya’ya yönelik değildir, konunun siyasi boyutunun bilinmesi açısından bahsetmek durumunda kaldım. Zira kendisi ne Ulusalcı ne de AKP’lidir.

Yazıdaki eleştirilere gelirsek;

Benim Veliyettin Ulusoy konusundaki görüşüm nettir; kendisi ile ilgili 6 Aralık 2013 tarihinde “Veliyettin Hürrem Ulusoy” isimli yazım arşivlerde durmaktadır ve benim açımdan geçerliliğini hala korumaktadır. Benim açımdan Veliyettin Ulusoy tartışılacak birisi değildir, kendisine sevgim, saygım devam etmektedir. Bu tür açıklamaların Veliyettin Ulusoy’un şahsı ile ilgili değil Hünkâr Vakfı adına yapıldığını ve bu vakıftan yapılan açıklamaların Vakıf çalışanları, görevlileri değiştikçe değişikliğe uğradığını da bilen birisiyim.

Benim yazılarımda her daim dil, üslup seviyesi kırıcı, incitici, alay edici ve hakaret içeren yazılar değildir. Varsa böyle bir durum özümü dara çekmeye ve gereğini yapmaya inancım gereğince de her daim hazır olduğumu beyan ederim. Bu anlamıyla dilini, üslubunu benim de eleştirdiğim kişilerin yazılarına cevap yazılırken aynı metinde benim de ismimin geçmesini doğru bulmuyorum. Şükrü Yıldız’ın Veliyettin Ulusoy konusundaki sözlerine ve Hacı Bektaş Dergahı ile ilgili değerlendirmelerine katılmıyorum. Her ne kadar yazar tarafından ayrı tutulduğu belirtilse de bu yazılar okuyucular tarafından bütünlük içerinde ele alınmaktadır. Benim üslubum böyleyken Ayhan Yalçınkaya yazısında yer yer “dalgacı, alaycı” bir üslup kullanmıştır. Bu üslubun Şükrü Yıldız’ın üslubunun başka bir versiyonu olduğunu belirtmeliyim.

Bunları söyledikten sonra cevabi açıklamalarımı şu şekilde sıralayayım;

  1. Toplumsal bir yalana inananları ve bu inanış üzerinden siyaset yapanların ekmeğine yağ sürmek ve bu vesile ile istemeden olsa da o siyasete hizmet etmek Aydınların, Pirlerin ve Kurumlarımızın yapacağı iş değildir. Madem bu bir yalandır ve toplum bu yalana inanmaktadır, sizin görevinizi bunun yalan olduğunu ve geri planında da bu siyasetin yattığını izah etmek olmalıdır. Bu hem Aydın görevidir hem de Alevi kurumlarının görevidir.
  2. Diyelim ki bizim yalan dediğimiz bu olay gerçek çıktı, belgelendi, ne yapacağız, Şeyh Sait’in torunlarıyla siyaset yapmaktan vaz mı geçeceğiz; asla ve kata vazgeçmeyeceğiz. Çünkü bizi yan yana getiren, bir arada tutan Şeyh Sait değildir. Bizi bir arada tutan yan yana getiren “Demokratik Türkiye” diye yola çıkan HDP’dir. HDP ve HDP’nin benimsediği siyaseti benimseyen herkesle aynı yolda yürümeye ve omuz omuza mücadele etmeye devam edeceğiz. Ancak bunun yanı sıra birlikte siyaset yaptığım bu kişiler bu olayın yalan olduğunu ısrarla söylemektedirler, elinde belgesi olanlar buyursun yayınlasın biz de görelim. Bu çağrı belge çıkarsa biz bir arada olmaktan vazgeçeriz anlamına gelmez, bu çağrıdan böyle bir sonuç çıkmaz, kendinizi zorlamayınız.
  3. Yalana yalan demek, Alevi toplumunun bir yalana inandırılarak bunun üzerinden çirkin bir siyaset yapılması karşısında gerçeği söylemek ve Alevi toplumu içerisinde eli kalem tutan araştırmacı, yazar, akademisyenlere yalanlarını ya da iddialarını ispata davet etmek ne terbiye etmektir ne de tehdit etmektir.
  4. Şeyh Sait Şeriatçıdır, şeriat yanlısıdır, hilafet savunucusudur. Ben yazımda da söylemlerimde de bunun aksini söylemedim. Ben Şeyh Sait isyanının şeriatçı bir isyan olmadığını, dönemin Kürt Ulusalcıları tarafından örgütlenen bir Kürt isyanı olduğunu ve bu isyanın Kürt halkına yönelik inkâr, imha ve asimilasyonlara karşı yapıldığını söyledim. Şeyh Sait’in de dini kimliği nedeniyle isyanın sembol ismi yapıldığını kendisinin dini kimliğinden faydalandığını söylüyorum. Zira17 Şubat 1925 tarihli Fethi beye ait raporda ayaklanmanın şeriatı yönüne vurgu yapılırken “gericilik maskesi altında yapılan Kürtçülük hareketidir” demektedir.
  5. Evet, doğru; “Toplulukların kendilerine ait sembolleri, ikonları, kahramanları, şehitleri, kutsalları vardır. Hiçbir topluluk diğerinin tüm bu değerlerine diyelim toptan, saygı duymak zorunda da değildir.” Ama hakaret etmek durumunda da değildir. En önemlisi de bu semboller üzerinden yalanlar üretilerek toplumların bir birlerinden uzaklaşmasına hizmet etmek, hatta düşman edilmesini isteyenlerin ekmeklerine yağ sürmekte gerekmez. Bir iddia ispat edilmediği sürece yalandır ve birileri o yalana inanıyor diye bu yalan gerçek, meşru olamaz. Hünkar Vakfının, Veliyettin Ulusyoy’un ya da bu yazıyı kaleme alanların iki toplumu bir birine düşman etmek gibi bir niyetleri olduğunu söylemiyorum ama bu yalana sahip çıkarak bu siyasete ister istemez hizmet ettiklerini söylüyorum.
  6. Ayhan Yalçınkaya’nın yazısından yukarda çıkarttığım 6. Maddeye cevabım; Şeyh Sait’in torunları söylemine Hünkâr Vakfından bir yetkili ile telefon konuşmamda “Hacı Bektaş Veli’nin torunları hayattayken, Hacı Bektaş Veli’nin torunları adına karanfil bırakmak Osman Baydemir’in haddine mi” şeklindeki söylemi üzerine yazmıştım. Kimileri hakikaten bu torunları söylemini biyolojik bir bağ zannetmişler. Ben de bunu açmak istedim.

Ama Ayhan Hocamın da hatırı kalmasın onun sorularını da buradan cevaplandırayım. Ben kendimi orada Hacı Bektaş Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın Seyit Rıza’nın torunu yani talibi olarak görüyorum. Osman Baydemir’de benim ve benim gibi düşünenler adına oraya karanfil koydu.

Şeyh Sait demokratik Cumhuriyet peşinde değildi, dahası 1925 yılında Demokratik Cumhuriyet tanımı da yoktu, neye benzer, nasıl bir şey, iyi midir, kötü müdür, bütün bunlar da bilinmiyordu. Dahası Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet’in de ne işe yaradığı henüz belli değildi. Maalesef ki biz bugünün bakışıyla 1925 yılını ve kişilerini değerlendiriyoruz. Şeyh Sait şeriatçıydı ve Cumhuriyete karşıydı öyleyse “lanet olsun Şeyh Sait’e” deyip geçiyoruz.

Peki, kendimizi Şeyh Sait’in yerine koyalım bakalım; Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdistan olarak kabul edilen ve adına da Kürdistan denilen bir coğrafyanın kadim kürt halkı olarak anadiliniz konuşarak, inandığınız inanca sahip kurallarla yaşıyorsunuz. Sonra biri geliyor ve diyor ki; “Gavurlar ülkemizi istila ediyor, Müslüman Kürt ve Türk halkı olarak bunlara karşı birlikte mücadele edelim ve vatanımızı kurtaralım, sonra da herkes kendi diliyle inancıyla özgürce yaşasın” tamam diyorsunuz ve birlikte kurtuluş savaşı veriyorsunuz. Sonra bir Devlet kuruluyor ve size deniyor ki “kusura bakmayın biz Devletin adını Türkiye koyduk ve bu devletin tüm vatandaşlarına da Türk diyeceğiz, dilimiz de Türkçe olacak. Hem okullarda hem de devletin tüm kademelerinde tek dil olacak o da Türkçe’dir. Kürtçe diye bir dil yoktur ve yasaktır, hatta Kürt diye bir ırk yoktur siz de dağlı Türk’sünüz”

Şimdi sen kalk 1925 yılında ilk defa Cumhuriyet yönetimiyle bu şekilde tanışan bir Kürt’e Cumhuriyet iyi bir şeydir, Osmanlı kötüydü, Şeriat yönetimi kötüydü de bakayım, sana ne der?

İşte o yüzden ben “imhacı, inkarı, asimilasyoncu Cumhuriyeti savunmam diyorum” İmhacı, inkarcı, asimilasyoncu bir Devletin adı Cumhuriyet olsa ne olur olmasa ne olur. Ya da Demokrasiyle yönetilen eşitliğin, adaletin, hakkın, hukukun, inanç özgürlüğünün, dil, kültür özgürlüğünün olduğu Demokratik bir Devletin adı Krallık, Padişahlık, Şahlık olsa ne olur olmasa ne olur.

Şeyh Sait’in inançsal olarak ta takipçileri bölgedeki ismiyle “mele” ler biz Kızılbaşlarla birlikte Demokratik bir Cumhuriyet için omuz omuza mücadele veriyorlar. Bunu sağlayan Kürt siyasal hareketi ve parti olarakta HDP’dir.

7- HDP’ye “Canlı cenaze” demek ne vicdana sığar, ne akla, ne mantığa ne de aydın diye tanıdığımız ve saygı duyduğumuz kişiye. Hele de savunduğu düşünceleri ve en çok ta yan yana gelmesin diye onca uğraş verilen toplumsal kesimleri yan yana getirerek eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinde ortaklaştırdığı için faşizmin hışmına uğrayan ve bu uğurda bedellerin her türlüsünü ödeyen ve ödemeye devam eden HDP’ye bunu söylemek darlıktır, körlüktür, vicdan yoksunluğudur.

HDP sembollerin ve kültürel bagajların farkında olan tek partidir. Bu yalanla ve bilerek isteyerek bir iftira siyasetiyle bir birine düşman edilen halkların sembollerini yan yana getirdiği için bunca eleştiriye ve hışma uğramaktadır.

Egemen Devlet yapısı bizlere herkes kendi mahallesinde kendi bagajındakilerle yaşasın ve asla yan yana gelmesin demektedir. Yan yana gelişleri de engellemek için bu tür yalan ve iftiralara başvurmaktadır. HDP bütün bunların farkındadır ve herkesin kendi sembolüyle yan yana durabileceğini ispatlamıştır.

Şeyh Sait’i sembol kabul edenlerle Seyit Rıza’yı, Pir Sultan Abdal’ı Hacı Bektaş Veli’yi sembol kabul edenler HDP’de yan yana durdular ve birlikte Demokratik Türkiye için omuz omuza mücadele veriyorlar. HDP’deki Şeyh Sait torunları, takipçileri için Şeyh Sait imhaya, inkâra ve asimilasyona, yok sayılan diline, inancına, kültürüne karşı direnen bir şahsiyettir. O yüzden de onlar için bir semboldür. Bizim mahalledekilerin anlamadığı da budur. İşte o yüzden bizim mahalledekilerin Şeyh Sait isyanını şeriatçı bir isyan deyip hafife almak ve geçiştirmek, isyanın kitleselleşmesindeki sebepleri yok saymak işlerine gelmektedir. Eğer isyanı bu yönüyle ele alırsak bu defa Kürt halkının gasp edilen hakları konuşulmaya başlar ki bu pek bizim mahallenin hoşuna gitmez.

Şeyh Sait 1925 yılında şeriat savunuyordu çünkü Şeriat onun dilini, kültürünü, inancını yok saymamıştı, Şeyh Sait 1925 yılında Cumhuriyete karşıydı çünkü Cumhuriyet denilen şey onun dilini, kültürünü, inancını yok saymıştı. İşte biz bu yüzden Demokratik Cumhuriyet diyoruz. Kimsenin dilinin, inancının, kültürünün, kimliğinin yok sayılmadığı halkların eşitliğini, inançların özgürlüğünü savunduğumuz için Demokratik Cumhuriyet diyoruz. Şeyh Sait bugün yaşasaydı kim bilir belki o da bugün torunları gibi Demokratik Cumhuriyeti savunurdu. Çünkü ona gösterilen, sunulan Cumhuriyet yasakçı, yok sayan, inkârcı ve yalancı bir Cumhuriyetti.

Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya Şeyh Sait’in torunun Seyit Rıza’ya yardıma giderken yakalanıp katlediğine ilişkin dönemin tan gazetesi haberini dayanak sunan araştırmacılar ve bu yönde Şeyh Sait ailesinden yapılan beyanatlar ile alay etmekte ve “Efendim Şeyh Sait’in torunu Seyit Rıza’ya yardıma giderken öldürülmüş! Belki de doğrudur ama kaynak? Kaynak mı, biraz önce küfrettiğiniz resmi ideolojinin sesi bir gazete küpürü! Ne güzel değil mi?” demektedir.

Bu bakış açısıyla bizim Dersim katliamıyla ilgili olarak dönemim gazete küpürlerine, Celali isyanlarıyla ilgili Osmanlının beyanlarına, II. Dünya savaşı ile ilgili olarak ta Hitler Hükumeti yayınlarına itibar etmememiz gerekiyor. Ne güzel değil mi?

Hanefi’si ve Şafi’si ile Sünni inancı ile Alevi inancının bir biriyle zıt olduğunu birinin hak kabul ettiğini diğerinin yasak kabul ettiğini biliyoruz. Bu anlamda Sünni toplum ile Alevi toplumu arasında kestiğini yememek, pişirdiğini yememek, kız alıp vermek gibi birçok sorun olduğunu biliyoruz. Bu sadece Şafi Kürtlerle değil Sünni Türklerle de yaşanan bir sorundur.

Burada bizim itirazımız Alevi – Kürt karşıtlığı oluşturmak isteyenlere ve ister istemez onların ekmeğine yağ sürenleredir. Şeyh Sait ile Seyit Rıza hikâyesi bu amaçla üretilmiş bir yalandır. Çünkü bu isimler semboldür ve bu semboller üzerinden bir karşıtlık hep güncel tutulmaktadır. Bunu halkın kendi arasında konuşması başkadır, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı gibi bir vakfın açıklamasına taşıması başkadır.

Bu negatiflikleri mahkum etme ve negatif bagajları ortadan kaldırmanın sorumluluğu hepimizindir, Hünkar Hacı Bektaş Veli Vakfı gibi bir vakfın hangi maksatla yayıldığı bile bilinmeyen(!) bir yalanı açıklamasına taşıması ve buna karşı yapılan eleştirilere 13 sayfalık yazıyla cevap vererek bu bagajları ortadan kaldıramayız.

Hadi diyelim Şeyh Sait bunu yapmıştır. Peki torunlarının kabahati nedir, oraya karanfil şeyh Sait adına bırakılmadı, torunları adına bırakıldı. Üstelikte Demokratik ve Laik Cumhuriyet için mücadele veren HDP’li torunu tarafından bırakıldı.

Ayhan Yalçınkaya Hünkar Vakfının gerçekliği ispatlanmamış bir yalanı açıklamasına taşımasına ve o gün yaşananları sadece “Madımak önünde alkışlanan Şeyh Sait değil, Osman Baydemir’di. Sayın Ulusoy yanlış bilgilendirilmiş”, hepsi o.” diyerek hafife almamızı tavsiye ediyor ama gerçeğe bu kadar gözlerin kapatılmasına karşı verdiğimiz tepkiyi 13 sayfalık yazıyla eleştiriyor.

Ayhan Yalçınkaya o negatif bagajların böyle açıklamalarla daha çok doldurulduğunun ya farkında değil ya da Hünkar Hacı Bektaş Veli Vakfını ve Veliyettin Ulusoy’u bu kadar da ciddiye almayın diyor sanırım. Aksi takdirde beni değil bu açıklamayı eleştirmesi gerekirdi. Ben Veliyettin Ulusoy adına yapılan bir açıklamayı önemsiyor ve bu nedenle de açıklamya yönelik eleştirimi yapıyorum.

Şafi Kürt topluluklarının Aleviler ile ilgili negatif bagajı dolu da Sünni Türk Toplulukların ve de Milliyetçi Sünni Türklerin bagajı çok mu pozitif! Maraş, Çorum ve de Madımak çok daha yenidir.

Bugünün tekçi anlayışa sahip Türk İslamcı Devlet anlayışının çirkin siyasetçileri ve bir toplum mühendisliğine soyunanların derdi sadece Şeyh Sait olsa hadi diyeceğim ama meseleleri bu değil, her fırsatta eline kalemi alan Şeyh Sait’in torunları diyerek HDP içerisindeki Kürt siyasetçileri eleştirmektedir. Selahattin Demirtaş’ın Cemevi ziyaretleri ile ilgili yapılan yorumlar hala birçok yerde durmaktadır.

Hanefi, Şafi bir Sünni için en doğrusu kendi inancıdır, bir Alevi için de en doğrusu kendi inancıdır. Kimsenin bir diğer inancı kendi inancına ikna etme durumu olamaz, ancak o inanca inanan insanların özgürce inançlarını yaşamaları için birlikte yasakçı zihniyete karşı mücadelesi olur. Bizim de yaptığımız budur.

Gereçeğe hü!

22.07.2017

Ali KENANOĞLU

Yorumlar

yorumlar