Rekabet Yasasına Muhalefet Şerhimiz

Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi Teknolojileri Komisyonunda görüşülürken, bu teklifin her alanda olduğu gibi mali alanda da otoriterleşmeyi getirecek düzenlemeler içerdiği, rekabet kurumunun özerkliğini yitirdiği, Rekabet Kurumu özerk olmadan piyasadaki tekelleşmenin önleyemeyeceği ve tüketici lehine karar veremeyeceği dolayısıyla kanun teklifinin geri çekilmesi amacıyla parti grubumuz adına muhalefet şerhimizi verdik.

Muhalefet Şerhimiz Metni aşağıdaki gibidir.


MUHALEFET ŞERHİ

2/4054 Esas Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne ilişkin muhalefet şerhimiz aşağıdaki gibidir:

Genel Değerlendirme

1960’larla birlikte düşmeye başlayan kâr oranları, dünya kapitalist sisteminin yeniden yapılandırılmasının önünü açmıştı. 1970’lerle birlikte sistemin krizi petrol şokları gibi gelişmelerle iyice şiddetlenmiş, çıkış arayan küresel kurumlar ve onların ideologları sosyal refah devleti uygulamalarını hedef tahtasına oturtmuştu. Buna göre kârlılık oranlarının düşmesindeki en önemli neden, kamunun sermaye aleyhine büyüyerek sermayenin kârlılık alanlarını emmesiydi Bir taraftan, dünyanın yaklaşık üçte birinin dünya kapitalist sisteminin kapsama alanında olmayışı, buna karşılık dünya yüzeyinde sosyal refah devleti uygulamalarının çeşitli biçim ve düzeyleriyle varlığını sürdürüyor olması küresel sermayenin faaliyet alanlarını daraltmaktaydı. İkinci dünya savaşından sonra, Dünya tarihinde bir parantez olarak okunabilecek sosyal refah devleti uygulamaları eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi yurttaşların temel ihtiyaçlarını yurttaşlar lehine kamusal müdahaleyle karşılanmasına fırsat sunuyordu. Bu da piyasanın geçerli olmadığı yani kârlılığın asgari seviyede olduğu alanların varlığını mümkün kılıyor, tekel kârlarının alanını daraltıyordu.

Bu nedenle küresel sermaye ve iktidar tekelleri, “devlet-piyasa” karşıtlığından hareket eden sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması gerektiğini dayatan bir politikalar bütününü devreye koydular. Özellikle 1980’lerle birlikte sermayenin büyük bir akışkanlık kazanarak dünya yüzeyinde hareket etmesi süreci yani “küreselleşme” yeni dönemin parolası olarak dolaşıma sokuldu. Neoliberalizm olarak adlandırılan yeni sağ ideoloji de bu sürecin ruhu olarak yaygınlık kazanmaya başladı.

Agresif bir kamu karşıtlığı temelinde kamusal ve toplumsal olan her şeye karşı bir karşı saldırı dalgası olarak neoliberal politikalar “serbest ticaret rejimi, özelleştirmeler ve deregülasyonlar” biçimindeki üçlü sacayağının üzerinde yükselir. Sermayenin kârlılık alanlarının ve akışkanlığının arttırılması neoliberalizmin temel amacıdır. Bu amaç doğrultusunda çevre ve yarı çevre ülkelerde 1974 Şili ve 12 Eylül 1980 Türkiye askeri darbelerinde olduğu gibi zorla yürürlüğe sokulmaya çalışılan neoliberal politikalar merkez kapitalist ülkelerde ise 1979’da İngiltere’de Thatcher’ın, 1980’de ABD’de Reagen’ın göreve gelmesinde olduğu gibi seçimlerle hayata geçirilmeye başlandı. Washington Uzlaşması olarak tarif edilen bu dönem boyunca piyasa büyülü bir biçimde sunularak her derde deva bir iksir olarak sunuldu.

Piyasanın her iktisadi sorunun ve dolayısıyla her toplumsal sorunun panzehiri olduğu tartışılmaz bir postüla olarak dolaşıma sokuldu.

Ancak aradan henüz çok uzun bir zaman geçmeden kamusallık karşıtı agresif neoliberal atağın istenen sonuçları vermediği ortaya çıktı. Serbest piyasanın hiç de öyle iddia edildiği gibi kendinden menkul bir varoluşa sahip ve muhteşem bir biçimde işleyen bir mekanizma olmadığı ortaya çıkan sorunlarla izaha gerek kalmayacak bir biçimde açığa çıktı.

1990’ların başlarında küresel kurumlar, iddia edilenin aksine devletin ya da kamunun tümden devre dışı bırakılarak dizginsiz bir piyasa ekonomisine teslim olmanın sermayenin de yararına olmadığını deneyimlediler. Bu nedenle yeni bir yaklaşım geliştirilerek neoliberalizmde tadilatlara girişildi ve Post-Washington Uzlaşması olarak tarif edilen bir sürecin önü açıldı.

İşler bir piyasa ekonomisinin sağlanması için piyasayı düzenleyen ve denetleyen kamusal kurumların varlığının elzem ve hayati olduğu savunulmaya başlandı. İşte üst kurullar olarak Türkiye’de de kuruluşları gerçekleştirilen kamusal kurumlar böylesi bir tarihsel arka plana sahiptir. Neoliberalizmin tadilatıyla, serbest piyasa ekonomisini denetleyici ve düzenleyici amaçlarla pek çok alanda üst kurullar oluşturulmuştur. Rekabet Kurumu da piyasadaki tekelleşmeleri kamusal müdahalelerle engellemek amacıyla ihdas edilmiş olup esasen bir anti-tröst mekanizma olarak kurulmuştur.

Türkiye’de Rekabet Kurumu, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamak amacıyla 1994 yılında kabul edilen 4054 sayılı “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun”a göre kurulmuş ancak üç yıllık gecikme ile 1997 yılında faaliyetine başlamıştır. Kuruluşunda, “Hiçbir organ, makam, merci ve kişi kurumun nihai kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez” hükmü ile idari ve kaynaklarını kendi yaratabilmesi açısından da mali özerkliğe sahip bir kurum olarak kurulmuştu. Kurumun gelirleri, Bakanlık bütçesine konacak ödeneğin yanı sıra, önceleri, kesilen cezalardan elde edilen gelirlerden oluşurken daha sonra yapılan değişiklikle yeni kurulacak anonim ve limited şirketlerin sermayelerinin ve sermaye artırımı halinde artan kısmın on binde dördünden oluşan ödemelerden oluşmaktaydı. İdari ve mali açıdan özerk olan bu kuruluş özellikle 2011 ve 2012 yıllarında çıkarılan iki KHK ile bu özerkliğini yitirmiştir. Rekabet Kurulu ilk olarak 11 üyeden oluşmaktaydı. Kurulun oluşumunu açıklayan 22. maddenin gerekçesinde Kurul üyelerinin siyasi baskıdan bağımsız çalışabilmeleri için yalnızca üç üye siyasi otorite tarafından belirleniyordu. Fakat 2005 yılında 5388 sayılı yasayla yapılan değişikle üye sayısı yediye indirildi. Bu kez yedi üyeden sadece ikisi siyasi otoritenin gösterdiği adaylar arasından belirlenmekteydi. 2011 tarihinde ise 661 sayılı KHK ile bu tablo tümüyle siyasi otorite lehine değişti Kurulun aday ve Başkan belirleme sürecindeki söz hakkı ortadan kalktı. Kurumun özerkliğine indirilen ikinci darbe de 2012’de yürürlüğe giren 649 sayılı KHK ile Bakanlıkların kuruluş ve görev esaslarını düzenleyen 3046 sayılı kanunun 19. maddesine yapılan eklemedir. Söz konusu ekleme ile Bakanlar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların her türlü faaliyet ve işlemlerini denetlemekle yetkili kılındı.

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un değiştirilmesine yönelik yapılan çalışmalar uzun süredir gündemdeydi. Bu kapsamda öncelikli olarak 2008 yılından itibaren süregelen çalışmaların ürünü olarak 2014 yılında Rekabetin Korunması Hakkında Değişiklik Tasarısı kamuya açık bir şekilde çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren teşebbüs birlikleri ile hukukçu ve akademisyenlerin görüşlerine sunulmuş, ancak, uzun süre yürütülen bu çalışmalardan bir sonuç elde edilememişti.

Yeni hazırlanan ve sunulan Kanun Teklifinin rekabet hukuku sisteminde esaslı değişikliklere yol açacak unsurları ihtiva ettiği görülmektedir. Bunlar arasında, Kurul’un münhasır görülen muafiyet yetkisinin mahkemelere de verilmesi, taahhüt ve uzlaşma müesseselerinin mevzuata kazandırılması, Kurum’un yerinde inceleme yetkisinin genişletilmesi ve yapısal tedbirler alınmasına imkân verilmesi, birleşme ve devralma işlemlerinin kontrolünde hakim durum testinin terk edilip rekabetin önemli ölçüde sınırlandırılması gibi bir takım önemli değişikliklerden söz edilebilir. Öte yandan, ‘de minimis’, uzlaşma ve taahhüt gibi yeni kavramlar ilk defa Türk Rekabet Hukuku’na girmektedir. Ayrıca kısmi de olsa AB mevzuat ve uygulamalarına uyumun benimsendiği söylenmektedir.

AB ile uyumu amaçlanırken öncelikle AB ülkelerinin çoğulcu yönetim anlayışı gözden kaçırılmış, buna karşın idari otoritenin yetkileri artırılmıştır. Böyle olduğu için de savunma tarafını koruyacak hükümlere yer verilmemiştir. Öte yandan yasa teklifinin mevzuattaki birçok belirsizliği netleştirmeye çalıştığı söylense de belirsizlik içeren birçok hükmün hukuki belirlilik ve güvence sağlayacak şekilde tekrar kaleme alınması gerekmektedir.

Getirilen bu Kanun Teklifi ile Rekabet Kurumu’na, şirket sahiplerinin mülkiyetine dek uzanan yapısal tedbirler alma konusunda geniş yetkiler verilmektedir. Kurum, şirketlerin belirli faaliyetlerini veya ortaklık paylarını ya da malvarlıklarını devretmelerini emredebilecektir. Teklifte bu yönteme davranışsal tedbirlerin işe yaramaması halinde ihlalle orantılı olarak başvurulabileceği belirtilse de, bu değişikliğin AB mevzuatına uyumla hiç bir bağlantısının olmadığı açık bir şekilde ortadadır.

Yasa teklifine teşebbüsler açısından oldukça önemli olan yapısal tedbirlerle ilgili olarak birtakım hükümlerin eklendiği görülmektedir. Bir faaliyetin malvarlığının veya ortaklık hisselerinin devri gibi yapısal tedbirler, ekonomik hayatta çok ciddi değişiklikler ortaya çıkarabilecek niteliktedir. Temel hak ve özgürlükler üzerinde bu kadar ciddi etki yaratabilecek böylesi bir yetkinin yargı kararı olmaksızın bağımsızlığını yitirmiş bir idari makama verilmesi endişe uyandırıcıdır. Bu bağlamda yasa teklifinin Anayasa’ya uygun olup olmadığı da tartışılması gereken konuların başında gelmektedir.

Öte yandan böylesi geniş yetkiler rekabet kurumu gibi kurumların gerçekten katılımcı bir biçimde, kamusal çıkarları savunan, güvenilir kurumlar olması halinde anlamlı ve kabul edilebilir olabilir. Ülkemizdeki durum dikkate alındığında bu yetkilerin küçük bir azınlığa çıkar sağlamak için kullanılacağı açıktır.

Rekabet Kurumu’nu anti-tröst bir mekanizma olmaktan daha fazla uzaklaştıran aksine mali alanda da tek adam otoritesini sağlamaya çalışan bu yasa teklifine karşı olduğumuzu ifade etmek isteriz.

Teklif Maddelerine Yönelik Değerlendirmeler

Madde 1

Bu madde, 4054 sayılı Rekabeti Koruma Kanunu’nun 5. Maddesini değiştirmektedir. Kanunun 5.maddesi, esasında 4. maddesiyle ilişkin bir muafiyet rejimini tanımlamaktadır. Bu rejime göre; Kurul’un, 4. Maddeyle yasaklanmış olan “teşebbüsler arası anlaşama, uyumlu eylem ve teşebbüs birlikleri kararları” ile ilgili bazı istisnalar koyma hakkı vardır.  Özellikle yenilikleri içeren, tüketicilerin bundan yarar sağlayacağı hallerin muaf olacağı yetkisi 5. Madde ile “Kurul”a verilmiştir. Önerilen değişiklik, “Kurul” kelimesinin çıkarılıp yerine “4 üncü madde hükümlerinin uygulanmasından muaf tutulmasına karar verebilir” ibaresinin kabulüyle “muafiyet rejimini tümüyle değiştirmeyi amaçlamaktadır. Bir başka ifadeyle muafiyet verme yetkisi AB hukukunda da yer alan bir biçimde teşebbüslere bırakılmakta ve teşebbüsler aralarındaki ilişkilerde 4. Maddenin kapsamına girmediklerini, dolayısıyla muafiyet koşulları içinde çalıştıklarını kendi kendilerine karar verme yetkisi kazanmış olacaklardır. Ya da istemeleri halinde mahkemelerden bu yönde karar çıkarabileceklerdir. Oysa şu andaki uygulamalarda, yani  “muafiyet vermek” yalnızca “Kurul”a aitken aslında mahkemelerin bu hükmü doğrudan uygulayamayacağı kabul edilmekteydi. Önerilen değişiklikle muafiyet bakımından mahkemelerin de yetkili kılınmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Bu konuda 3 sorun çıkacaktır: 1) Muafiyet talep eden kişi/kişiler yaptıkları anlaşmanın muafiyete konu olması gerektiği yönünde mahkemeye başvurup kolaylıkla muafiyet alabilirler. 2) Eğer muafiyet konusu tartışmalı bir konuysa, yani tarafları varsa mahkemeler “bilirkişi” ye başvurarak belki doğru belki yanlış kararlar verebilirler. Ama her iki durumda da mahkemelerin iş yükü, tecrübe vs dikkate alındığında muafiyet kararları almaları zordur. Çünkü muafiyet izni verebilmenin analizi oldukça tekniktir ve hâkimlerin böyle teknik bilgileri yoktur. O nedenle de bu yol, sonuç olarak kötüye kullanımı mümkün bir uygulamaya dönüşecektir. Kaldı ki 4054 sayılı Kanunun 27/b gibi maddesinin varlığı Kurul’un yetkisini devam ettirecektir. Öte yandan; 3) Mahkemeler bir muafiyet kararı vermiş ve bu karar kesinleşmişse Rekabet Kurulu’nun bu karara uyması bir zorunluluk haline dönüşecektir.

Madde 2

Bu madde ile 4054 sayılı Kanun kapsamında birleşme ve devralma işlemlerinde “hakim durum” testi yerine “rekabetin önemli ölçüde azaltılması” testinin uygulanmasının benimsendiği anlaşılmaktadır. Bu değişiklikle AB rekabet hukukuna (139/2004 sayılı Tüzük) bir paralellik yaratılmaya çalışılmıştır.

Özellikle şirket birleşme ve satın alma konularında karar verebilmek için kullanılan bu iki testten birincisi, “Hakim durum testi”  kullanıldığında teşebbüslerin hâkim durumda olması bir azami limit olarak konularak, kural olarak limitin aşağısında gerçekleşen işlemler hakkında rekabetçi endişe uyanmamaktadır. Oysa bir birleşme bu testti geçtiği halde zaman içinde bir hakim duruma neden olabilir.

“Rekabetin önemli ölçüde azaltılması testi” ise bu endişeyi gidermek için, rekabette gerçekleşecek azalmanın, hakim durum söz konusu olmasa dahi, Pazar payının belirli bir miktarı geçmesi yasaklanmaktadır. Bu test uygulandığında, birleşme sonrası fiyat artışına daha doğrudan odaklanılmakta ve birleşmenin rekabetçi bir sorun yaratmaması kontrol altına alınmaya çalışılmakta.

Kısaca özetlersek, “rekabetin önemli ölçüde azaltılması testi “uygulanırken işleme konu teşebbüslerin hâkim durumda olup olmadığı değil, uygulanan işlemin etkin rekabete olan etkileri göz önüne alınmaktadır. Bu noktada rekabetin önemli ölçüde azaltılması testinin kullanılması, vakıaların değerlendirilmesinde Kurul’un takdir yetkisini de genişletmektedir. İşte bu nedenle de eğer bir birleşme veya devralma hakim durum yaratsa veya hakim durumu güçlendirse bile ilgili pazardaki rekabetin önemli ölçüde azaltılmadığı tespiti yapılarak işleme izin verilmesi de mümkün görünmektedir. Yani, özerkliğini yitirmiş bir kurum olarak Rekabet Kurulunun değerlendirme ve taktir yetkisinin her iki yöne doğru genişletilmiş olması  hükümetlerin ellerinin şirket birleşme ve satın alma konularına da etkili olacağı endişesi doğuracaktır.

Madde 3

Önerilen madde ile 4054 sayılı Kanun’un 9. maddesinde çok önemli değişiklikler yapılmak istenmektedir. Bunları şu şekilde belirtmek mümkün görünmektedir.

1) Birincisi; “bu Kanunun Dördüncü kısmında belirtilen hükümler çerçevesinde,” ifadesi hükümden çıkarılmıştır. 4054 sayılı Kanun’un dördüncü kısmı “Kurulun İnceleme ve Araştırmalarında Usul” başlığını taşımakta ve ön araştırma ile soruşturmanın nasıl yürütülüp nihai karara ulaşılacağını düzenlemektedir. Usul hükümlerine yapılan atfın niçin çıkarılmak istendiği anlaşılamamıştır.

2) İkincisi; hükümde bulunan “ve ihlalden önceki durumun korunması” ifadesinin çıkarılmış olmasıdır. Bu ifade esasen ihlalden önceki durumun rekabetçi bir pazar yapısı olduğu varsayımına dayanmaktadır. Böylece Kurul’un amacı ihlalden önce var olduğu varsayılan rekabetçi ortama geri dönülmesinin sağlanmasıdır. Fakat burada, eğer Rekabet Kurulu,  ihlalden önceki durumun aslında rekabetin tesisi için yeterli olmadığı düşüncesinde olursa, rekabetin tesisi için “eski halin iadesinden” daha fazlasını yapabilme yetkisine sahip olmuş olacaktır.

3) Üçüncü olarak da bu yetkinin hayata geçirilmesi ile ilgili olarak  maddeye, “davranışları ve teşebbüslerin belirli faaliyetlerini yahut ortaklık paylarını devretmeleri gibi yapısal tedbirleri nihai kararında bildirir. Yapısal tedbirlere ancak diğer yaptırım ve tedbirlerin sonuçsuz kalacağı hallerde başvurulur.” ifadesi eklenmiştir. Burada Kurul’a ilgili teşebbüs veya teşebbüs birliklerine davranışsal bazı yükümlülükler getirme yanında “teşebbüslerin belirli faaliyetlerini yahut ortaklık paylarını devretmeleri gibi” yapısal bazı tedbirler alma olanağı verilmektedir. Birincisi “belirli faaliyetlerin devri” ve ikincisi “ortaklık paylarının devri” olmak üzere iki özel durum özellikle vurgulanmışsa da, bu yapısal tedbirlerle sınırlı olmadığı “gibi” sözcüğü kullanılarak belirtilmiştir.

Bu hükümle Kurul’a diğer yaptırımların uygulanması halinde rekabetin tesis edilemeyeceğini düşündüğü durumlarda, rekabeti tesis amacıyla bir teşebbüsün belirli bir faaliyetini veya şirketteki ortaklık paylarını başkalarına devretme gibi yapısal yükümlülükler içeren nihai kararlar alabilme yetkisi verilmektedir.

Belirli bir faaliyetin veya ortaklık hisselerinin devri gibi yapısal tedbirler ekonomik hayatta, özellikle kişilerin temel hak ve özgürlüklerinde çok ciddi değişiklikler ortaya çıkarabilecek nitelikte tedbirlerdir. Bu kadar önemli, temel hak ve özgürlükler üzerinde bu kadar ciddi etkileri olması muhtemel kararların bir idari makam tarafından alınmasına (yargı kararı olmadan) karar vermeden önce anayasal açıdan da konunun tartışılması gerekir. Nitekim bu madde açıkça Anayasa’nın 12, 13, 35,48 ve 167’nci maddeleriyle çelişmektedir.

Madde 4

Kanun teklifinin 4. maddesinde yer alan “(…) her türlü verilerini ve belgelerini inceleyebilir, bunların kopyalarını ve fiziksel örneklerini alabilir ” ifadesi belirsizliğe ve endişeye sebep olmaktadır. Bu ifadeyle elektronik ve elektronik olmayan ortamda tutulan veri ve belgeler anlaşılabileceği gibi; teşebbüs, teşebbüsün yöneticileri ve teşebbüs çalışanlarının şahsi ortamlarında bulunan veri ve belgeler de anlaşılabilecektir. Değişikliğin bu hali şirketlere ve üçüncü şahıslara ait her türlü verinin dolaşıma açılması riskini ortaya çıkacaktır. Özellikle hukuki güvenlik konusunda boşluk bulunması suistimale açık bir alan oluşturmaktadır.

Bildiğimiz gibi Maliye Bakanlığı da kurum ve kuruluşları denetleme ve inceleme yetkisine sahiptir. Ancak Vergi Usul Kanunun önemli bir kısmı, Bakanlığın bu yetkilerini nasıl kullanacağı ve sınırlarına ilişkin düzenlemeleri içermektedir. Dolayısıyla sadece bir madde ile usul ve esaslar belirlenmeden bu kadar geniş ve yoruma açık yetkinin verilmesi, taraflar açısından telafisi güç sonuçlara neden olabilir.

Rekabet Kurumu’na böylesine kapsamlı bir yetki verilirken hem kişisel veriler hem de ticari sırlar için ilave güvencelerin sağlanması, usul ve esasların belirsizliğe yol açmayacak şekilde ayrıntılı bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir.

 Madde 6

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra, öngörülen bu değişiklik ile Kurul üyelerinin tamamının Cumhurbaşkanı tarafından atandığı ve daha da önemlisi görevlerinden alınabildiği bir durumla karşı karşıyayız. Rekabet ortamını düzenlemekle görevli bir üst kurulun, siyasi otoriteden bağımsız hareket edebilme yetisini kaybedeceği, teşebbüsler arası uyuşmazlık halinde siyasi baskı hissiyatı ile siyasi otoriteden yana tercih kullanabileceği riski taşıyacağı ortadadır. Bu durum mali alanda da tek adam otoritesini güçlendirecektir. Bu düzenleme ile Rekabet Kurumu’nun yeni sisteme uyumlu olmasının hedeflendiği açıktır. Ancak yapılan teknik düzenlemenin ötesinde kurumun ruhuna zarar verecek bir boyuta taşmıştır. Her an görevden alınma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir Kurul üyesinin nasıl kararlar alacağı maalesef tartışmaya açık hale gelmiştir.

Madde 9

Taahhüt kararlarında ihlal tespitine yer verilmemesi nedeniyle söz konusu kararlar, özel hukuk davalarında dava konusu faaliyetlerin bir rekabet ihlali teşkil ettiğine yönelik doğrudan bir ispat aracı niteliği taşımadığından dava açılması olasılığı düşüktür. Taahhüt kararlarında ihlal kararlarına göre çok daha az bilgiye yer verilmesi ise mahkemelerin esasa ilişkin bir değerlendirme yapmasını zorlaştırmakta ve taahhüt kararları üzerindeki yargı denetimini zayıflatmaktadır. Ayrıca, bu yöntemin bazı sektörleri regüle etmek amacıyla kullanılması, taahhütlerin amaçlanan sonuca ulaşma noktasında orantılı olmaması, ihlal niteliği taşımayan bir davranış için teşebbüslerin sırf para cezası riskini bertaraf etmek adına taahhüt sunması ise taahhüt sistemine ilişkin uygun bulunmamaktadır.

Madde 11

Mevcut mevzuatta Kurulun başkan ve üyeleri görevleriyle bağlantılı olarak işledikleri suçlardan dolayı 4483 sayılı kanun hükümlerine tabi değilken, yeni teklif ile bu durum değişmiş, böylece kurum başkanı, üyeler ve personelin özerk davranmasına dair güvence ortadan kaldırılmıştır. Kurul Başkan ve üyeleri kamu görevlisi sayılmış, cezai ve hukuki sorumluluk bakımından Bankacılık Kanununun 104. Maddesi hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. Kurulun başkan ve üyeleri hakkında soruşturma başlatılması Bakanlığın iznine bağlanmıştır. Bu durum, kurumun siyasi talimatlarla hareket eden, iktidara biat eden bir anlayışla idare edildiği algısına neden olacaktır.

Dolayısıyla bu teklif ile Rekabet Kurumu’nun özerk olarak hareket etmesi ve karar alabilmesine dair temel dayanaklar ortadan kaldırılmakta, Kurum tipik bir kamu kurumu niteliğine dönüştürülmek istenmektedir. Böylece kurumun kuruluş felsefesi ortadan kaldırılmış olacaktır.

Daha önce Yargıtay, Danıştay, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Kalkınma Bakanlığı ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı üye atanma sürecinde öneride bulunabiliyordu. Kurul en başta 11 kişiden oluşmaktaydı. 2005 yılında bu sayı 7’ye düşürüldü ve zaten bütün üyeler şu anda tek bir kişinin atamasına bırakılmıştır. 2018’den önce, Yargıtay, Danıştay, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Kalkınma Bakanlığı ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından önerilen üyeler arasında yapılan atamalarla belirlenen üyeler 2018 yılında yapılan değişiklikle, “Rekabet Kurulu, Kurumun karar organı olup biri Başkan, biri İkinci Başkan olmak üzere Cumhurbaşkanı tarafından atanan toplam 7 üyeden oluşur” denilerek kurumun özerkliği önemli bir ölçüde ortadan kaldırmışken teklifin 11.Maddesi ile tamamen ortadan kaldırılmaktadır.