Rekabet Kurumu Özerk Olmalıdır

HDP İstanbul Milletvekili Ali KENANOĞLU, Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Dair Kanun Teklifi üzerine TBMM Genel Kurulunda Parti Grubu adına yaptığı konuşmada; Rekabet Kurumu özerk yapıya kavuşturulmadan yapılacak bu düzenlemelerin bir anlam ifade etmeyeceğini söyledi.

Konuya ilişkin Tutanak metni ve konuşma videosu aşağıdadır.


TUTANAK HİZMETLERİ BAŞKANLIĞI

Dönem: 27 Yasama Yılı: 3 Tarih: 11.06.2020 Birleşim: 98 Ham Tutanak Sayfası:267-

Konuşmacı: ALİ KENANOĞLU Seçim Çevresi: İSTANBUL

Tutanak Metni:

     HDP GRUBU ADINA ALİ KENANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Dair Kanun Teklifi üzerine söz almış bulunmaktayım.
Öncelikle her alanda olduğu gibi getirilen bu kanun teklifiyle de firmaların üzerinde bir mali hegemonya kurulmaya çalışıldığının izlerini görebildiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii, rekabet hukuku aslında bütün siyasi hesaplardan bağımsız, dışarıdan kimsenin müdahale edemeyeceği özerk bir yapıya sahip olması gereken statü olduğunu baştan söylemeliyiz. Ancak bugün bu durum böyle midir? Bir rekabet düzenlemesine neden ihtiyaç duyulur? Biraz bunun tarihsel arka planına bakmamız gerekir.
1960’larla birlikte düşmeye başlayan kâr oranları dünya kapitalist sisteminin yeniden yapılanmasının önünü açmıştır. 1970’lerle birlikte sistemin krizi, petrol şokları gibi gelişmelerle iyice şiddetlenmiş, çıkış arayan küresel kurumlar ve onların ideologları sosyal refah devleti uygulamalarını hedef tahtasına oturtmuşlardır.

Buna göre, kârlılık oranlarının düşmesindeki en önemli neden, kamunun sermaye aleyhine büyüyerek sermayenin kârlılık alanını emmesidir. Bir taraftan dünyanın yaklaşık üçte 1’inin dünya kapitalist sisteminin kapsama alanında olmayışı; buna karşılık, dünya düzeyinde sosyal refah devleti uygulamalarının çeşitli biçim ve düzeyleriyle varlığını sürdürüyor olması küresel sermayenin faaliyet alanlarını daraltmaktaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya tarihinde bir parantez olarak okunabilecek sosyal refah devleti uygulamaları, eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi yurttaşların temel ihtiyaçlarını yurttaşlar lehine kamusal müdahaleyle karşılanması fırsatını sunuyordu. Bu da piyasanın geçerli olmadığı yani kârlılığın asgari seviyede olduğu alanların varlığını mümkün kılıyor, tekel kârlarının alanını ise daraltıyordu. Bu nedenle, küresel sermaye ve iktidar tekelleri devlet-piyasa karşıtlığından hareket eden sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması gerektiğini dayatan bir politikalar bütünlüğünü devreye koymaya başladılar.
Özellikle, 1980’lerle birlikte sermayenin büyük bir akışkanlık kazanarak dünya düzeyinde hareket etmesi yani küreselleşme yeni dönemin parolası olarak dolaşıma sokuldu. “Neoliberalizm” olarak adlandırılan yeni sağ ideoloji bu sürecin ruhu olarak yaygınlık kazanmaya başladı. Agresif bir kamu karşıtlığı temelinde, kamusal ve toplumsal olan her şeye bir karşı saldırı dalgası olarak neoliberal politikalar, serbest ticaret rejimi, özelleştirmeler ve deregülasyon biçiminde üçlü sacayağının üzerinde yükselmektedir. Sermayenin kârlılık alanlarının ve akışkanlığının artırılması neoliberalizmin temel amacıdır. Bu amaç doğrultusunda çevre ve yarı çevre ülkelerde 1974 Şili ve 12 Eylül 1980 Türkiye askerî darbelerinde olduğu gibi zorla yürürlüğe sokulmaya çalışılan neoliberal politikalar, merkez kapitalist ülkelerdeyse 1977 İngiltere’de Thatcher, 1980’de ABD’de Reagan’ın göreve gelmesiyle olduğu gibi seçimlerle hayata geçirilmeye başlandı.

Şimdi 12 Eylül 1980 askerî darbesini hatırlarsak; 24 Ocak Kararlarının uygulatılabilmesi için yapıldığının çokça tartışıldığını, söylendiğini ve bu konuda tespitler olduğunu ifade etmemiz gerekir.

Washington Uzlaşması olarak tarif edilen bu dönem neoliberal politikaları piyasaya büyülü bir biçimde sunularak her derde deva bir iksir olarak sunulmuştur. Piyasanın her iktisadi sorunu ve dolayısıyla her toplumsal sorununun panzehiri olduğu tartışmasız bir şekilde postüla olarak dolaşıma sokulmuş o dönemde.

Ancak aradan çok uzun bir zaman geçmeden kamusallık karşıtı agresif neoliberal atağın istenen sonuçları vermediği ortaya çıkmaya başlamıştır. Serbest piyasanın hiç de öyle iddia edildiği gibi kendinden menkul bir varoluşa sahip ve muhteşem bir biçimde işleyen bir mekanizma olmadığı ortaya çıkan sorunlarla izaha gerek kalmayacak bir biçimde açığa çıkmıştır.

1990’ların başlarında küresel kurumlar iddia edilenin aksine devletin ya da kamunun tümden devre dışı bırakılarak dizginsiz bir piyasa ekonomisine teslim olan sermayenin yararına olmadığı deneyimlerini görmeye başlamışlardır. Bu nedenle yeni bir yaklaşım geliştirerek neoliberalizmde tadilatlara girişildi ve Post-Washington Uzlaşması olarak tarif edilen bir sürecinde önü açılmış oldu. İşler bir piyasa ekonomisinin sağlanması için piyasayı düzenleyen ve denetleyen kurumsal kurumların varlığının elzem ve hayati olduğu savunulmaya başlandı.

İşte üst kurullar olarak Türkiye’de de kuruluşları gerçekleştirilen kamusal kurumlar böyle bir tarihsel arka plana sahiptir. Neoliberalizmin tadilatıyla serbest piyasa ekonomisini denetleyici ve düzenleyici amaçlarla pek çok alanda üst kurullar oluşturulmuştur. Rekabet Kurumu da piyasadaki tekelleşmeleri kamusal müdahalelerle engellemek amacıyla ihdas edilmiş olan esasen bir antitröst mekanizma olarak hayata geçirilmiştir.

Türkiye’de Rekabet Kurumu mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu ve kısıtlayıcı anlaşma kâr ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yapmak üzere 1994 yılında kurulmuştur.
1994 yılında kabul edilen 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’a göre kurulan kurum ancak üç yıl gecikmeyle 1997 yılında faaliyetine başlayabilmiş. “Kuruluşunda hiçbir organ, makam, merci ve kişi kurumun nihai kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez.” hükmüyle idari ve kaynaklarını kendi yaratabilmesi açısından da mali özerkliğe sahip bir kurum olarak kurulmuştur çünkü özerk olmanın ana koşuluna göre mali kaynaklarında bir yere bağımlı olmaması gerekir.

Yani, devlete, hükûmete, idareye, siyasetçiye, bir kuruma, başka bir kuruma bağlı olmaması gerekir, mali kaynaklarını da kendisinin oluşturabilmesi gerekir ki 1994 yılındaki bu düzenlemeyle de kurumun özerkliği aslında sağlanmış. Kurumun gelirleri, bakanlık bütçesine konulacak ödeneğin yanı sıra önceleri kesilen cezalardan elde edilen gelirlerden oluşurken daha sonra da değişiklikle yeni kurulacak şirketlerin sermayelerinden ve sermaye artırımlarındaki belli bir pay oranı alınarak kendisini idame ettirmiştir. İdari ve mali açıdan özerk olan bu kuruluş 2011 ve 2012 yıllarında çıkarılan iki KHK’yle özerkliğini yitirmiştir.
Rekabet Kurulu ilk olarak 11 üyeden oluşmaktaydı, daha sonraki değişikliklerle bu üye sayısı 7 üyeye indiriliyor ve daha sonra da 2011 ve 2012’de çıkartılan KHK’lerle de kurumun tüm üyeleri Bakanlar Kurulu tarafından seçiliyor ve arkasından da içinde bulunduğumuz tek adam rejimiyle birlikte Bakanlar Kurulu filan da devre dışı bırakılıyor ve tamamen tek kişi Rekabet Kurumunun bu 7 üyesini tek başına seçiyor, görevden alıyor, atıyor, her şeyini kendisi belirliyor. Böyle bir ortamda yani bağımsız, özerk, kendi kendine karar verebilen, piyasayı denetleyebilen, piyasadaki çeşitli oluşumları engelleyebilen yani piyasanın aleyhine oluşumları engelleyebilen bir ortamı da ortadan kaldırılmış oluyor.

Yani, bir kişi neye karar veriyorsa, kendisi diyorsa ki “Ya, burada böyle bir durum var.” o duruma cevap vermek durumunda o kurum, vermiyorsa zaten sonunun ne olacağını kendisi de biliyor o kurumun üyeleri, bilirler yani, bunun birçok örneği var. Dolayısıyla değerli arkadaşlar, bu Rekabet Kurumu niye önemli, bütün bunları anlattık. Tabii, AB uyum süreci için yapıldığı ifade ediliyor, buralara itirazımız var. AB Komisyonuna, Anayasa Komisyonuna yasanın öncede gidip buralarda Avrupa Birliği kriterlerine uygun olup olmadığının, işte Anayasa’ya uygun olup olmadığının incelenmesi, denetlenmesi gerekiyordu, ondan sonra ilgili Komisyona gelmesi gerekiyordu, bunlar yapılmadı.
Tabii, Rekabet Kurumu bir taraftan da bizim hayatımızı şuradan da etkiliyor yani siyaset yapan insanlar olarak: İşte, medya sektörü buradaki en iyi örnektir, burada ayrıca da bahsedildi, diğer hatipler de belirttiler. Medya sektörü şu anda tekelleşmenin en büyük örneği. Fakat, Sayın Rekabet Kurumu Başkanı da burada sanırım, kendisine bizim Komisyon üyelerimiz Plan ve Bütçe Komisyonunda soruyorlar “Bu konuda rekabet durumunu aşan bir tekelleşme söz konusu mu medyada?” diye ancak kendisi göndermiş olduğu yazılı cevabında “Medyada bir tekelleşme yok.” diyor. Yani medyada tekelleşmenin olmadığını söylemek nasıl bir kritere bağlıdır bilemiyorum. En azından, hadi atılan başlıkları geçtik yani bütün gazetelerin aynı manşeti atmasını geçtik, o şirketlerin yapılarının, şirket ortaklıklarının, ortaklıkların birbiriyle olan ilişkilerinin dahi incelenmesi bize aslında medyadaki bu tekelleşmeyi çok rahatlıkla anlatır.
Diğer taraftan da bu, Hükûmetin bir sopası olarak da yasayla getiriliyor. Şöyle ki: Diyelim ki iktidar, Hükûmet, bankalar üzerinde bir talepte bulunuyor kendi siyasetine uygun olarak, “Bankalara kredi verin.” diyor; özel bankalar da kendi çıkarlarına uygun olmadığı için bunu kabul etmiyorlar yani piyasa şartlarına uymadığını, ekonomik koşullar açısından yeterli olmadığını, ekonomik verilere göre onların, Hükûmetin istediği şekilde kredi veremeyeceğini ifade ediyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ALİ KENANOĞLU (Devamla) – Başkanım, bitiriyorum.
BAŞKAN – Buyurun efendim.
ALİ KENANOĞLU (Devamla) – Peki, ne oluyor o zaman? O zaman, işte iktidarın istediğini yapmazsan ne olur? Cezalarla karşı karşıya kalırsın. Çeşitli bahanelerle de o bankalar hizaya getirilebiliyor.
Yani buradan şunu ifade etmek gerekir: Bu yasalar ne kadar allı pullu, çok güzel olsa dahi, Rekabet Kurumu gibi kurulların özerk olmadığı sürece, kendi mekanizması içerisinde karar verebilecek yeteneğe ve niteliğe sahip olmadığı sürece yasaları ne kadar da güzel yaparsak yapalım -bu konudaki yasaları- bunun hiçbir karşılığı ve geçerliliği yoktur. En nihayetinde tek adam o kurula kimlerin geleceğini, kuruldan kimlerin çıkarılacağını belirlemektedir ki bu da zaten bu yasanın, özerkliğin ve serbest piyasa ekonomisinin ruhuna aykırıdır.
Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)