HDP’NİN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 2019 BÜTÇESİ ŞERHİ

“Türkiye’de yurttaşların kimliklerinin güçlü bir öğesi olan inanç ve inanç hizmetleri 2019 bütçe kanununda Cumhurbaşkanlığına bağlanan Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) yetkisinde görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi yıllar içerisinde sürekli artmasına rağmen Türkiye’de inanç ve inanç hizmetlerine ilişkin sorunların çözümüne yönelik çalışmalar ve gerekli harcamalar yapılmamaktadır. Bu kapsamda 2017 Yılı Bütçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığına 6.867.117.000 TL ödenek tahsis edilmiştir. Yıl içinde 323.344.334,54 TL ilave ödenek alınmış olup toplam ödeneğin 54.475.032,89 TL’si tenkis edildikten sonra geriye 7.134.986.301,65 TL ödenek kalmıştır. Bu tutar Merkezi Yönetim Bütçesinin % 1’ine tekabül etmektedir.  Başkanlıkça sunulan Bütçe Giderleri ve Ödenekler Tablosuna göre DİB’in 2017 yılı bütçe giderleri 7.246.974.536,62 TL’dir. 111.988.234,97 TL ödenek üstü harcama geçici personelin maaş ve sosyal güvenlik pirimi ödemelerinden kaynaklanmakta olup, %93’ü Personel ve Sos. Güv. Prim Giderlerinden oluşmaktadır. DİB’e ayrılan bütçe her geçen yıl artmaktadır ve personel sayısının her yıl artmasından kaynaklı artan bir bütçedir. DİB’e 2019 yılı için 10.445.979.000 TL, 2020 yılı için 11.992.056.000 TL ve 2021 yılı için 13.148.337.000 TL bütçe teklifinde bulunmuştur. Görüldüğü üzere, DİB’e ayrılan kaynaklar artırılmasına rağmen Türkiye’de Aleviler başta olmak üzere Sünni Müslüman olmayan tüm inançlara yönelik sorunları görmezden gelme ve hatta sorunları derinleştirme yaklaşımı esas alınmaktadır.

Günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı çeperinde tartışılan inanç merkezli sorunları anlayabilmek için Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gitmek gerekir. Sorunu var eden ve güçlendiren kurumun tarihinin analizi, kurumun üstlendiği misyon, fonksiyonları ve işlevlerinin daha iyi anlaşılmasını; bu anlaşılmanın gerçekleşmesi de Türkiye’de inançlarla ilişkin sorunların anlaşılması adına son derece yararlı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi ana karakterlerinden inanç ile ilgili olanı nüfusun Sünnileştirilmesi üzerine kuruluydu. Bu kapsamda, Cumhuriyet kurumlarını oluşturdu. Bu kurumların başında Diyanet İşleri Başkanlığı gelmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı resmi internet sitesinde kurumun tarihçesi ve kuruluş amacı şu şekilde ifade edilmektedir: “Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da ‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ şeklinde ifade edilmiştir.”[1]   İnternet sitesinden de anlaşılacağı üzere Türkiye’deki inanç gerçekliğinin teslim edildiği DİB, kendisini Şeyhülislamlığın geleneği olarak görmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Alevilere yönelik sistematik baskı politikaları ve Müslüman olmayanlara yönelik kısıtlayıcı yasal bağıtlar dikkate alındığında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçildiğinde inanç politikasındaki devamlılığın Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden sürdürüldüğünü ifade edebiliriz.

Türkiye’de inanç eksenindeki tartışmalardan biri olan laiklik tartışmasını da buradan okuyabiliriz. Türkiye’de genel kabul laiklik ilkesinin Fransız modelinden etkilendiği yönündedir. Bu genel kabul doğru olmakla birlikte eksiktir. Şüphesiz ki, Fransız modeli tek bir kendinden menkul hakikate sahip değildir. Bu model çeşitli aşamalardan geçerek bugüne gelmiştir. Nitekim Cumhuriyet laiklik ilkesini benimsediği tarihte Fransız modelinin son aşaması henüz otuz yıldır yaşanmaya başlanmıştı. Bu konuyla ilgili uzunca bir makale yazan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Onur Karahanoğulları Fransız modelinin üç aşamasının olduğunu ifade eder. Karahanoğulları’na göre Fransız modeli Fransız laikliğinin Devrim, Kısa Ayrılık, Konkordato ve Ayrılık üç aşamadan geçerek oluşmuştur. Türkiye’deki laiklik ise Fransa modelinin ikinci aşaması olan Konkordato Laikliğine benzemektedir. Buradan hareketle Türkiye’deki inanç meselesinin laiklik ile olan ilişkisini ve devlet ile din arasındaki bağı okumak daha kolay olur. Nitekim bu kolaylık bize günümüzde AKP tarafından uygulanan inanç politikalarını ve Diyanet İşleri Başkanlığının bu politikalardaki rolünü anlamak için yol gösterici olabilir.

Kısaca alıntılarsak Konkordato Laikliği Fransa’da 1801 yılında Napolyon ile Papa VII. Pie arasında imzalanan sözleşme ile ilan edilmiştir. Konkordato ile din adamları (le clergé) yeniden maaşa bağlandı, din adamları devlete bağımlılık yemini etti. Buna karşılık devlet, Kilise üzerinde denetim kazandı. [2]

Türkiye’de de benzer şekilde devlet kendisine bağlı Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak inanç üzerinde denetimini kurdu. Din adamları devletten maaş almaya başladılar. İşe başlamadan yeminlerini devlet için etmeye başladılar. Cuma Hutbeleri başta olmak üzere toplumla kurdukları ilişkilerde inanca dair meseleler yerine devlete ve iktidara dair meseleleri konuşmaya başladılar. Bu durumun en bariz örneği Cuma Hutbelerinde ve İmamların işe başlama yeminlerinde görülmektedir. Cuma Hutbelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı merkezi biriminden gönderilen metinler okunmaktadır. Hakkı, adaleti ve eşitliği savunmak yerine siyasi propaganda yapan bazı hutbelerin okunması cami cemaatinde rahatsızlık yaratmaktadır ki, bu durumun gerçekleştiği birçok haber basına yansımıştır. [3]  İmamlara imzalatılan yemindeki şu ifadeler meramımızı daha iyi anlatmamızı sağlamaktadır: “Türk Milletinin milli, ahlaki insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma… namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” [4]  Müslümanlığı tek bir millete, bu milletin değerlerine vakfeden bir yeminin İslam dininde yeri olmadığı açık ve nettir. Fakat bu yemin metninde dert, elbette ki İslam değil, devlet ve iktidar tahakkümünün inanç dolayımıyla tahkim edilmesidir. Söz konusu siyasal veçheler ve denetimin iki taraflı boyutları vardır.

Kuşkusuz ki denetim tek yönlü yolda ilerlememektedir. Devlet ve iktidar alanında kurulan ve tekleştirilen inanç alanının başka boyutları da eş zamanlı olarak işletilmektedir. Buradaki boyutlardan biri Sünnilere hizmet iken, diğeri ise Sünni olmayanları görmezden gelmek ve hatta baskılamaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünnilik dışındaki inançları görmezden gelmeye hatta hayata geçirdiği uygulamalarla kamusal görünümlerini gölgelemeye çalışmaktadır. Öte yandan devletin ideolojik ve baskı araçlarının iktidarın siyasi aklı ile birleşince bugün Alevilerin ibadethaneleri tanınmamakta, Aleviler inançlarını özgürce yaşayamamaktadır. Alevilerin yanı sıra Hristiyan, Musevi, Ezidi, Keldani, Asuri, Süryani halkları da hem inanç özgürlüğünü yaşayamamakta hem de toplumsal yaşama katılmaları önünde ciddi engeller çıkarılmaktadır.

Gerek siyasal gerek inançsal gerekse de hukuki boyutları ile bu ülkede laiklik ilkesi ile Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı ve inanç ayrımcılığı arasında çelişkiler yaşandığı iddia edilse de herhangi bir çelişki olduğunu ifade etmek zordur. Anayasa açısından dahi Türkiye’de hem Laikliğin Anayasanın 2 nci maddesinde[5]  tanınması hem de Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı çelişkili görünse de, ortada bir çelişki yoktur. Çünkü Anayasa’nın ilkelerinde vurgulanan laiklik ile Diyanet İşleri Başkanlığının kurumsallaşması birbirini tamamlar şekilde bir laiklik anlayışı etrafında örgütlenmiş, öte yandan resmi ideolojinin bir inancı seçerek imtiyazlandırması karşısında tüm inançlara sistematik politikalarla baskılamak istemesi birbirleriyle örtüşen bir politika setine dâhildir. Dolayısıyla inanç alanında deneyimlenen ile kurumsal tarihçe anti demokratik, hukuk dışı, adaletsiz olsa da kendi sistematiğinde uyumludur.

Bu kötücül uyum içerisinde değerlendirdiğimizde, Diyanet İşleri Başkanlığının siyasal alandaki işlev ve konumunu daha iyi analiz edebilir; AKP döneminde bu kuruma biçilen misyonun ne olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.

Dinin devletin hizmetinde olmasının aracı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle son yıllarda kamuoyunda çokça tartışılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının artan bütçesine paralel olarak bu tartışmalar alevlenmektedir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığının israfları da kamuoyunda günlerce tartışılmaktadır. Bu açıdan İslam teolojisinde israfın kesin bir dille ret edilmesine karşın Diyanet İşleri Başkanı 1 milyon TL’lik makam aracı almış[6] , kendisine ayrılan bütçeleri aşarak ek bütçe harcamaları yapmıştır.

İsraf ve aşırı harcama yönleri ile birlikte Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi birçok bakanlığın ve önemli kurumun bütçesini aşmış durumdadır. Basına yansıyan haberlere göre “Diyanet İşleri Başkanlığı için öngörülen bütçenin İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) gibi kurumlarınkinden çok daha yüksek olması dikkat çekmişti. MİT’e 2019’da 2 milyar 157 milyon, 2020’de ise 2 milyar 368 milyon liralık bütçe öngörülürken 2018 için ödeneği 7 milyar 255 milyon olan İçişleri Bakanlığı’na 2019 yılı için 8 milyar 572 milyon, 2020’de ise 9 milyar 616 milyon liralık bütçe ayrılacak. Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesinin ise 2018’deki 3 milyar 310 bin 380 liradan 2019’da 4 milyar 635 bin 760 ve 2020’de 4 milyar 806 bin 884 liraya yükseltilmesi öngörülüyor.” [7]  Diyanet İşleri Başkanlığının artan bütçesine oranla personel sayısı da artmaktadır. Deyim yerindeyse devlet bürokrasine paralel olarak köy camilerinden tutalım ilçe müftülüklerine, il müftülüklerinden tutalım Diyanet İşleri Başkanlığı merkez birimine kadar paralel bir diyanet bürokrasisi oluşmaktadır.

Bütçe artışına paralel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’deki farklı inançların sorunlarını çözmek yerine iktidara hizmet eden personel sayısını, israfı çoğaltmakta; dini hizmetlerin içerisine siyaseti AKP’nin yönlendirmesiyle birlikte katmaktadır. Bu kapsamda, Diyanet İşleri Başkanlığı siyasi iktidarın ideolojik formasyonuna yakın işler yapmaktadır. Kuşkusuz ki bu durum hem din ve inanç özgürlüğünü ihlal etmekte hem de Sünni inancını iktidar ilişkilerinde konumlandırmak isteyerek bizatihi inancın kendisine büyük zarar vermektedir. Çünkü siyasi tarihin gösterdiği üzere, devletler/iktidarlar her zaman hükmetme aracı olarak kullanabildikleri inançları manipüle etmiştir.  Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana devam eden din-devlet ilişkisi bu kapsamda değerlendirilebilir. Fakat AKP döneminin ayırt edici özelliği Sünniliği kendisine göre yorumlaması, inancı yeniden inşa etmesi ve bunu bir toplum mühendisliği kapsamında Türkiye halklarına dayatmasıdır. Bu bağlamıyla ortaya çıkan şey, İslam teolojisine ve kurallarına aykırı uygulamaları ile AKP’nin iktidar stratejilerinde inancın araçsallaştırılmaya çalışılmasıdır. Bu süreçte, kutsallar aşkın dünyadan dünyevi alana doğru kaymış, dinsel ahlak manipüle edilerek yeni ahlak normları topluma propaganda edilmiştir.

Bu durum öyle bir noktaya gelmiştir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kutsallaştıracak derecede öven açıklamalar ardı ardına gelmiş; inancın kutsallığı yerine iktidarın kutsallığı bazı kesimler için rota olmuştur. Birkaç örnek vermek gerekirse;  AKP İstanbul Milletvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral: “Erdoğan için her gün 2 rekât şükür namazı kılınmalı” demiştir. AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin: “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir” demiştir. AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan: “Erdoğan Allah’ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider” ifadesini kullanabilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP döneminde artan şekilde, Alevileri ve diğer inanç sahiplerini görmezden gelmek suretiyle çeşitli kamu kurumları ile işbirliği düzenleyerek uluslararası hukukta öngörülen din ve vicdan özgürlüğünü ihlal eden pratikler içerisine girmektedir. Söz konusu işbirliği protokolleri Eğitim, Gençlik[8], Aile[9]  gibi birçok başlık altında gerçekleştirilmektedir. Kuşkusuz ki, bu protokoller bir toplum mühendisliği çalışmasıdır. Bu protokollerle esasında din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması değil, siyasi iktidara bağlılığın arttırılması için çalışmalar yapılmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, bu ülkede Alevilerin, Hristiyanların, Musevilerin, Keldani, Asuri, Süryani ve Ezidilerin sorunlarını çözmek için değil, bilakis bu kesimlerin sistematik olarak kamusal alanda görünürlüğünü azaltmak için çalışmalar yapmaktadır. Hâlbuki Türkiye yurttaşlarından inanç fark etmeksizin alınan vergilerle yüksek meblağlı harcamalar yapan Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden organize edilerek İnanç İşleri Üst Kuruluna dönüşmesi ile inanç özgürlüğünü esas alması ve inanç hizmetlerinin gerçekleştirilmesine yardımcı olması gerekmektedir. Bu durum hem inançların özgürlüğünü sağlayacak hem de inanç hizmetlerinde toplumun esas alınmasını sağlayarak iktidarların inançlarla ilişkilerini kesmek suretiyle dejenere olmasının önüne geçecektir.

Tüm bu bağlamlarıyla birlikte, bizler her yıl bütçesi artan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler başta olmak üzere Hristiyanları, Musevileri, Süryanileri, Keldanileri, Asurileri, Ezidileri ve diğer tüm inançları görmezden gelmesi ve yok saymasına karşıyız. 2019 bütçe kanun teklifiyle söz konusu tutumun derinleşeceğini görüyor ve buna itiraz ediyoruz. 2019 Bütçe kanun teklifine yansıyan bu anlayışa karşı inançların özgürlüğünü savunuyoruz. Daha önce de çok kere ifade ettiğimiz gibi Türkiye’de AKP dönemi kadar halkların ayrıştığı, inançların baskı altına alınarak özgürlüklerinin elinden alındığı başka bir dönem olmamıştır. AKP’nin inancı siyasete alet eden tavrı ve inançlar arasında ayrımcı yaklaşımı inanç özgürlüğünü engellemekte toplumsal ve inançsal yozlaşmaya sebep olmaktadır.

Bu durumun değişmesi için HDP olarak özgürlükçü laiklik anlayışını ısrarla savunacağız. İnançların devletin tekeline alınmasına son vereceğiz. İnanç ve vicdan özgürlüğünü eşit yurttaşlık temelinde anayasal güvenceye kavuşturacağız. Bizler, din, mezhep, felsefi görüş ayrımı yapmaksızın, tüm halkların ve inançların kendilerini özgürce ifade etme hakkını savunacağız. Demokratik Anayasa ile din ve devlet ilişkilerini düzenleyen tüm yasal ve kurumsal ilişkileri yeniden organize ederek İnanç Hizmetleri Üst Kurulu’nu kuracağız. Bu kurulda her inançtan bir temsilci bulunacak. Başta Cemevleri olmak üzere, Alevilerin bütün ibadet mekânlarını “ibadethane” olarak tanıyacak ve kamu güvencesi altına alacağız. Her öğrencinin kendi inancı ile ilgili ders alma özgürlüğü olacak. Devlet tarafından el konulmuş vakıf malları ve taşınmazlar iade edilecek, benzer uygulamalara son verilecek ve devletin tasarrufundan doğan maddi zararları tazmin edilecek. Yurttaşların yaşam biçimi ve kıyafetine müdahale edilmesine asla izin verilmeyecek. Farklı inanç ve halkların kutsal değerlerini ve mekânlarını tehdit eden, kültürel yaşam alanlarını yok eden yapılaşmalara izin vermeyeceğiz[10].”

[1] http://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay//1/diyanet-isleri-baskanligi-kurulus-ve-tarihcesi

[2] http://www.politics.ankara.edu.tr/dergi/pdf/72/4/2–1289-onur-karahanogullari.pdf

[3] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/imam-bakanlari-savununca-cemaat-camiyi-terk-etti-25410669

[4] http://vicdaniret.org/ogrencisinden-imamina-vekilinden-askerine-irkci-yeminlerle-korunan-devlet-erdal-er/

[5] https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2011.pdf

[6] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/262167/Demirtas_tan_sert_Diyanet_cikisi.html

[7] https://www.dw.com/tr/diyanet-i%C5%9Fleri-ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1na-binlerce-yeni-kadro-a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1yor/a-46223297

[8]https://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/Documents/Gen%C3%A7lik%20ve%20Spor%20Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Protokol%C3%BC.pdf

[9] http://www.aep.gov.tr/wp-content/uploads/2013/01/diyanet-protokol.pdf

[10] https://drive.google.com/file/d/1E8L6KtBHbuc-tB4TxNM3YURSWdZ34Zj7/view

Kaynak: Halkların Demokratik Partisi (2018), HDP 2019 BÜTÇE TEKLİFİ ŞERHİ