Gümrük Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi Hakkındaki Muhalefet Şerhimiz

Gümrük Kanunu’nda değişiklik yapılması amacıyla AKP milletvekillerinin hazırlayıp Musa Farisoğulları ve Ömer Öcalan ile birlikte bizim de üyesi olduğumuz TBMM Sanayii, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’na sunduğu kanun teklifinin görüşmeleri 2 Ekim Çarşamba günü mecliste gerçekleştirildi. 

Kanun teklifindeki maddeler AKP ve MHP’nin oyları ile birlikte geçerken, muhalefetin alelacele hazırlanan kanun ilişkin itirazları yine dikkate alınmadı.  

Teklifte, bireysel silahlanmanın önünün açılmasından TMK kapsamındaki suçlardan hüküm giymiş olanların gümrük alanında çalışamayacağı yönünde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Fakat, barış isteyen insanların yargılandığı düşünülürse, TMK adeta iktidarın, yargı üzerindeki tahakkümü düşünüldüğünde, elinde bir sopaya dönüşmüş durumdadır ve dilediği şekilde kullanmaktadır.


MUHALEFET ŞERHİ

(2/2213) esas numaralı Gümrük Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine dair muhalefet şerhimiz aşağıdaki gibidir.

Genel Değerlendirme

Yine alelacele, yangından mal kaçırırcasına hazırlanan bir kanun teklifiyle karşı karşıyayız. İktidar, 17 yıldır gözlemlediğimiz üzere, bu konuda son derece cömert, hiç de eli sıkı olmayan bir yaklaşım sergilemektedir.

TBMM’de faaliyet yürüten komisyonlar, deyim yerindeyse, mevcut siyasal ve toplumsal krizin her alanında baş gösteren semptomatik görünümlerinin üzerine bir zımpara çeken marangozhanelere çevrilmiştir. Yasa yapım süreçlerinde ilgili kurum ve kuruluşların görüş ve önerileri dikkate alınmamakta, muhalefet partilerin yasa yapımına katkıda bulunmak istemeleri göz ardı edilmektedir. Bu yönüyle kanun teklifleri sadece yürütmenin tekeline indirgenmektedir. Muhalefetin kanun teklifleri gündeme alınmamakta, yürütmenin teklifleri ise teknik değişiklikler dışında işleme konulmamaktadır.

Kanun teklifindeki teknik hataların yanı sıra, kanunlaşması durumunda sıkıntıya ve suistimale yol açabilecek bazı maddelerin varlığı söz konusudur. AKP iktidarı, bu yanıyla, yıllardır süregeldiği gibi, kötürüm kanunlarına bir yenisini daha eklemektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere, kanun teklifi hazırlanırken ilgili kurumların öneri ve değerlendirmeleri ufak rötuşlara yer vermek dışında dikkate alınmamıştır. Kanun teklifinde sorunlu bulduğumuz maddeler ise aşağıdaki gibidir.

 

Madde 9:

Bu maddedeki düzenlemeyle gümrük müşavir yardımcısı olabilmek için aranan gerekli şartlara 3713 Sayılı TMK kapsamındaki suçlardan dolayı hüküm giymiş olmama şartı eklenmektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na dair eleştiriler uzun zamandan beri yapılmaktadır. Yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına dair haklı eleştirilerin olduğu, barış isteyen akademisyenlerin dahi örgüt propagandası yaptıkları gerekçesiyle TMK kapsamında suçlandıkları ve yargılandıkları bir ülkede yapılan bu düzenleme suistimale açık bir düzenleme olacaktır. Türkiye ile AB arasındaki vize serbestisi için yürütülen müzakerelerde de en zor kriterlerden biri TMK düzenlemesidir. Avrupa Birliği, “organize suç ve terör tanımının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve AB standartlarında, kişi güvenliği ve özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile uyumlu hale getirilmesini”  talep etmektedir. Türkiye’de yürürlükte olan TMK ise bu tanımdan oldukça uzaktadır. Dolayısıyla TMK’nın kendisi değiştirilmeye muhtaç bir durumda iken müşavir yardımcılığı için getirilen bu şartın yerinde olmadığını düşünüyoruz.

Madde 12:

Bu düzenleme ile Gümrük Kanunu 235/1 ve 235/2 inci fıkralarında değişiklik yapılmış, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3 üncü maddesinde sayılan “kabahat” niteliğindeki fiiller aynen tanımlanmış ve cezalar aynen aktarılmıştır. Dikkat edilirse cezalar “gümrüklenmiş değer”in katları şeklinde belirlenmiştir.

Bilindiği üzere Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu özel bir ceza kanunu olup, kaçakçılık fiillerini tanımladığından ve kasta bağlı fiiller olması nedeniyle ceza olarak gümrüklenmiş değerin belirlenmesi yani cezanın ağır olarak belirlenmesi hukuki gerekçesine oldukça uygun düşmektedir.

Oysa bu fiilleri kaçakçılık fiili olmaktan çıkarıp da idare hukukuna göre kasıt unsuru aranmaksızın yani taksirli bir fiil olarak düzenlenmesine karşın, kaçakçılık fiili için öngörülen cezanın verilmesi oldukça ağır belirlenmiştir.

Örneğin, gümrük idaresine sunulan, beyannamesi verilen, fiziki muayeneye arz edilen eşya için sunulan bilgi ve belgelerinde o eşya kıymet, menşe, ticari tanım gibi vergilemeye ve ithalat prosedürlerinin uygulanmasını engellemeyecek bilgiye haiz olmasına karşın, gümrük tarife yorum farkı veya basit hatalara dayalı beyan farkından dolayı o eşyanın CİF kıymeti + ithalat vergileri toplamını oluşturan gümrüklenmiş değerin iki katı/ dört katı ceza öngörülmesi uygulamada çok mağduriyetler oluşturacaktır.  Örneğin; Eşyanın değeri 100.000 USD ise ithalat vergilerini de minumum bir hesaplamayla 20 000 USD kabul edersek, kanun tasarısına göre 240 000 USD ceza uygulanacaktır. Taksirle işlenen bir fiil için kabul edilebilir bir ceza olmadığı düşünülmektedir.

Bu yüzden, ’’Gümrüklenmiş değer’’ ifadesi yerine ‘’Gümrük vergileri’’ veya ‘’ithalat vergileri’’  olarak düzenlenme yapılması daha doğru olacaktır.

 

Madde 13:

Bu düzenleme soyut bir içerik taşımaktadır ve ticaretin gerçeklikleri ile de uyuşmamaktadır. Bilindiği üzere mevcut düzenlemelere göre, Türkiye Gümrük Bölgesine getirilerek antrepo rejimine tabi tutulacak serbest dolaşımda olmayan eşya, antrepo rejim beyanında bulunulmadan, yani antrepo beyannamesi tescil edilmeden antrepoya eşya boşaltılması mümkün değildir. Bu durumda eşya taşıt üzerindeyken beyannamesi tescil edilerek boşaltıldıktan sonra eşyanın tespiti yapılabilmekte, farklılık olması halinde düzeltme yapılabilmekte. Noksanlık veya fazlalıklarda mevcut hükümlere göre takibat yapılmakta ve sonucuna göre cezai işlem yapılmaktadır.

Tasarıda getirilen hüküm, antrepo işleticisi sanayicileri çok zor durumda bırakacak, hatta bu rejimden vaz geçilmesine yol açacak bir düzenlemedir.

Yine teklifte geçen “belirgin şekilde farklı cinste eşya” tabiri, bir uygulamacıdan diğerine farklı değerlendirilebilecek bir tabirdir ve göndericiden kaynaklı nedenlerle ve irade dışında zaman zaman farklı eşya sevkiyatları mümkün bulunmaktadır. Bu gibi bir durum için en azından “kast” unsurunun aranmasının yerinde olacağı değerlendirilmektedir.

Madde 17:

Bu maddedeki düzenlemeyle “3713 Sayılı TMK kapsamında haklarında kovuşturma başlatılan gümrük müşavir ve müşavir yardımcılarının izin belgelerinin kovuşturma sonuçlanıncaya, diğer durumlarda ise 6’ya kadar tedbiren geri alınmasına ilişkin düzenleme” yapılmaktadır. Bu düzenlemenin de suistimale açık olduğunu düşünmekteyiz. Yargısal süreçlere dair ciddi kuşkuların olduğu, yürütmenin yasama üzerinde baskı kurabildiği ülkemizde TMK değiştirilmediği sürece bu düzenlemeler yürütme elinde bir baskı aracına dönüşebilmektedir. Türkiye’de TMK’nın kapsamı oldukça geniş tutulmaktadır. Barış isteyen akademisyenlerden tutalım da sadece çocuklar ölmesin diyen öğretmenlere kadar her yurttaş TMK kapsamında suçlanabilmekte, haklarında soruşturma ve kovuşturma açılabilmekte ve suçsuz yere cezaevinde kalabilmektedirler. Bu bağlamda düşünüldüğünde sınırları oldukça geniş ve ifade özgürlüğü gibi en temel hakkı dahi kapsamına alabilen TMK değiştirilmeden bu kanuna yapılacak her atıf içinde riskleri barındıracaktır.

Madde 18:

Teklifinin 18. Maddesinde emekli olan gümrük memurlarının bireysel silahlarının vergiden muaf tutularak bireysel silahlanmayı teşvik eden düzenlemeleri içermesi, AKP’nin bu toplumun genelini ilgilendiren konuları bu şekilde özensiz bir şekilde yasalaştırma yol ve yöntemine önemli bir örnek teşkil etmektedir. Söz konusu bu düzenlemenin en göze çarpan yanı ise bireysel silahlanmanın kamu gücü ile desteklenmesini içermesidir. Daha önce Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun (MKE)’nin silah alımında indirime giderek silahlanmanın önünü açan karar da AKP’nin silahlanma konusuna olan yaklaşımını yine örnekler niteliktedir. Bireysel silahlanma bütün dünya ülkelerinde temel bir sorun olmak ile birlikte Türkiye’nin de temel sorunlarından birisidir ki bu madde ile bireysel silahlanmaya dair bir gediğin daha açılması sağlanmaktadır. Çünkü konu bireyin silahlanması ile kapanmıyor; birey kolaylıkla edinebildiği silahla aynı zamanda potansiyel şiddet kaynağı haline geliyor.

Açık olan bir şey var ki silah ve güç ilişkisi şiddet için önemli araçlardır. Bireysel olarak alınan silahlardan dolayı en çok da kadınlar ve çocuklar mağdur edilmektedir. Şiddete maruz kalan ve toplumun en zayıf halkalarını kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır.

Son yıllarda bireysel silahlanma ile paralel bir şekilde şiddet olayların giderek artması da bireysel silahlanma ile şiddet arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Umut Vakfı’nın 2018’de hazırladığı rapora göre; Türkiye’de yüzde 85’i ruhsatsız en az 25 milyon silah bulunduğuna ve on yıl önce cinayetlerde yüzde 70 olan ruhsatsız silah kullanım oranının 2018’de yüzde 85’lere çıktığına işaret ediliyor. Raporda dikkat çeken bir başka ayrıntı ise şu: 2018 yılı boyunca 3 bin 679 şiddet olayında tüfek, tabanca ve kesici aletler kullanılarak 2 bin 279 kişi öldürüldü ve yine 3 bin 762 kişi bu silahlarla yaralandı. Her yıl Türkiye’de ortalama 4500 kişi bireysel silahlarla ölmektedir. Ateşli silahlarla işlenilen suçların üçte ikisi ruhsatsız silahlarla gerçekleşirken, silaha sahip olma bakımından Türkiye, tüm dünya ülkeleri arasında 20. sırada yer almaktadır. 17 yıldır süregelen AKP iktidarı döneminde, ruhsatlı ve ruhsatsız silah sayısı son 10 yılda yaklaşık 10 kattan fazla bir artış göstermiştir.

Cinayet vakalarında silah kullanım oranının giderek artmış durumdadır. Bununla birlikte, cinayetlerde 15 yıl önce yüzde 50, 2015 yılında yüzde 71 olan silah kullanım oranı, günümüzde yüzde 80’e yükselmiştir. Silahlı cinayetlerde her yıl neredeyse yüzde 2’lik artış kaydedilmekte olup cinayetlerdeki artışın silah kullanımındaki artışla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor; ki ruhsatsız silah kullanımındaki artış ve silahların kolay bir şekilde ulaşılabilir olması silahlı cinayetlerdeki artışta en önemli etkenler arasında yer almaktadır.

Konu ile ilgili olarak İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, bireysel silahlanmanın Türkiye’de yapısal bir sorun olduğunu ifade ederek silahlanma ile ilgili yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. “Çatışma ve şiddet ortamlarında insanlar silaha yöneliyor. Çözülmeyen Kürt Sorunu, kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, iş cinayetlerinin yoğun olduğu bu ortamda çok fazla silahlanma iç güdüsü gelişiyor” diyen Türkdoğan, bireysel silahlanmanın azalmasında devletin adım atarak halka örnek olması gerekiyorken bunun tam tersi bir durum ile karşı karşıya olduğumuzun altını çiziyor: Çok fazla silah taşıyan görevli var. Ruhsatlı olarak jandarma, polis, güvenlik görevlisi, korucu, istihbarat görevlisi vb devletin resmi görevlilerinden 1 milyonu aşkın silah taşıyan var. Bu rakamın dışında ruhsatsız ve ruhsatlı silah taşıyan vatandaşları da hesaba kattığınızda karşımıza korkunç bir veri çıkmaktadır.

Ruhsatlı silah başvurularının gerilemesi bir anlamda silahlanmanın kayıt dışı alana kaydığını, silah kullanan şahısların resmi kayıtlara girmek istemediklerini gösteriyor. Silahlanmanın ruhsatsız ve yasa dışı yollardan gerçekleşmesi, internetten ya da başka yöntemler üzerinden gerçekleşen silah alım satımlarının kontrol edilememesi ve bu silahların izinin sürülememesi, ve yine satın alanların bilinmemesi karşı karşıya kaldığımız tehlikenin tahmin edilenin çok üzerinde olduğunu çarpıcı bir şekilde göstermektedir.

2017’de bir önceki yıla göre yüzde 28, son üç yılda ise yaklaşık yüzde 61 artışla 3 bin 494 bireysel silahlı olay yaşandı. 2017 yılında yaşanan 3 bin 494 bireysel silahlı olayda, 2 bin 187 kişi öldürülürken birçoğu ağır 3 bin 529 kişi de yaralandı. Sadece 2017 yılında 1 Ocak -22 Eylül tarihleri arasında ateşli silahlarla işlenen 2525 olay yaşandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun istatistiklerine göre, 2016 yılında 187 bin 730 hükümlü olduğu kayda geçirilirken toplam hükümlülerin 4 bin 164’ünün ateşli silahlar ve bıçaklar ile  işlenen suçlar nedeniyle hükümlü oldukları kaydedilmiştir.

Bireysel silahlanma ve artan şiddet olaylarını 2002 yılından bu yana icra edilen politikalarından bağımsız bir şekilde ele alamayız. Özellikle 15 Temmuz darbesi sonra AKP’nin sergilemiş olduğu politik tutum, bireysel silahlanma ve şiddeti artıran cinstendir. 15 Temmuz’dan sonra yaşanan gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, kamuoyunda yürütülen tartışmalar, AKP’nin bireysel silahlanma artışına mahal veren tavrının, kendi milis gücünü oluşturmayı murat ettiği yönünde seyretmektedir. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünden iki gün sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Şeref Malkoç devlet televizyonu TRT’de yaptığı konuşmada: “Darbeye teşebbüs edenlere karşı milletin meşru müdafaa hakkını savunması için ruhsatlı silah verilmesinin önünün açılması lazım.” demiştir. Daha sonra, 24 Aralık 2017’de yayınlanan 696 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasındaki olaylarda terörle mücadelede yer alan sivillere cezasızlık ve yargılanmama güvencesi getirilmesi, AKP’nin kendi silahlı milis gücünü oluşturmayı planladığını ve de milisleşmeye ve silahlanmaya zemin hazırladığı yönündeki iddiaları güçlendirmektedir. 696 Sayılı KHK sonrasında 2 milyon 300 bin yivli tüfek ve tabanca ruhsatı verildiği iddia edilmesi böyle bir endişeyi haklı kılmaktadır. Yine (MKE)’nin enflasyonla mücadele için tabanca fişeği fiyatında indirime gitmesi bireysel silahlanmanın kamu gücüyle teşvik edilmesine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Kamu gücü ile yaratılan bireysel silahlanmanın meşrulaştırıcı ikliminin sivil alandaki yansımaları son derece tehlikeli olabilmektedir. AKP’ye yakınlığıyla bilinen Osmanlı Ocakları 1453 Derneği’nin Başkanı Emin Canpolat’ın sosyal medya üzerinden yapmış olduğu “Bizimle hareket eden tüm kardeşlerimize duyurumuzdur. Vatan için Bayrak için Erdoğan için silahlanın” yollu çağrılar ve yine AKP’ye yakınlığı ile bilinen Halk Özel Harekât Derneği (HÖH)’un kurulma hikayesi yukarıda bahsi geçen kaygıları daha da somutlaştıran örneklerdir.

Silahlanmanın boyutlarının arttığı yönündeki tartışmalar henüz tazeyken, ruhsatsız ve yasa dışı yollardan silah temin etmeye yeni olanaklar sağlayan düzenlemeler söz konusu kanun teklifiyle gündeme getiriliyor.

EGM Özel Güvenlik Daire Başkanlığı’nın “Bireysel Silahlanmaya Dair 2017 Yılı Raporu” ruhsatlı ve kayıt dışı ruhsatsız silahlarla ilgili tabloyu daha somut bir şekilde göz önüne seren cinstendir. Rapora göre ruhsatlı silahlarla işlenen silahlı suç sayısı 25 bin 547 iken, ruhsatsız silahlarla işlenen silahlı suç sayısı bunun altı katından fazla ve 159 bin 123. Bu veriler, kayıt dışı silahlanmanın, kolayca silah sahibi olmanın boyutlarını açık şekilde sergiliyor.

Bireysel silahlanmanın boyutları ve gittikçe derinleşen etkisi yukarıda özet olarak ifade etmeye çalışıldı ki bu sadece buz dağının görünen yüzüdür.

Öncelikle hedeflenenin bireysel silahlanmanın kontrol altına alınması değil bireysel silahsızlanma yönünde adımların atılmasıdır. Bu bağlamda ilk olarak bu düzenleme ile birlikte kamu gücü ile desteklenen benzer uygulamalardan ivedilikle vazgeçilmelidir.

2018 yılında 477 kadın cinayeti işlendiği dikkate alındığında günümüzde kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin önlenebilmesinde yasal ve kurumsal önlemlerin yanında, öncelikle bireysel silahsızlanma konusunda kararlı bir devlet politikasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Türkiye’de ruhsatsız silah bulundurmakla ilgili olarak uygulama ile birlikte mevcut sistemde de ciddi bir problem olduğu dikkat çekmektedir. Bu anlamda temel sorun ruhsattan ziyade silaha çok kolay bir ulaşılabilirliğin olmasıdır. Bu nedenle bireysel silahlanma ve ruhsatsız silaha kolay erişebilme sorunu birlikte ele alınmalıdır.

Ruhsatsız silah bulundurmaya üç aydan bir buçuk yıla kadar hapis cezası olmasına rağmen bu hükmün uygulanması yerine vakalar para cezasıyla geçiştirilmektedir. Fakat, caydırıcı olabilmesi açısından söz konusu cezanın ertelenmemesi ve paraya çevrilmemesi gerekmektedir. Caydırıcı yasal düzenlemeler ile birlikte denetimlerin yanında, eğitim programları ve sorunları çözümleyici stratejiler uygulanmalıdır. İnternetten satış ve kargo teslimin yasaklanması, silahların medyada görsel kullanımının engellenmesi gibi ciddi bir politika uygulanmalıdır.

Özellikle son yıllarda diziler aracılığıyla medyada dolaşıma sokulan nefret söylemleriyle mevcut sıkıntıları tekrar üreten, cinayeti işleyeni adeta haklı çıkaran, şiddeti normalleştiren ve meşrulaştıran bir yaklaşım sergilenmektedir. Bu nedenle medya alanında bireysel silahsızlanmayı ve şiddete karşı bir politikanın uygulanmasını sağlayan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Bununla birlikte, okullarda çocuklara ve ayrıca ebeveynlere silah bulundurmanın sorumluluklarını ve şiddetin ne olduğunu ve nelere mal olacağını anlatan “Eğitim Programları” konulmalıdır.

Hastane, okul, vb. özel ve resmi dairelere silahla girilmemelidir. Bu yasaklara uymayanlar ağır para cezasına çarptırılmalı, tekrarı durumunda ruhsatları iptal edilmelidir.

Silah bulundurmanın kendisinin suç olmasının yanında silahın çoğu zaman diğer suçları işlemede etkin bir araç olarak kullanılması nedeniyle silahlanmanın önlenmesinin suç oranlarının düşmesine doğrudan bir etkisi olacaktır.

 

Ali Kenanoğlu

İstanbul Milletvekili