Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2020 yılı Bütçesi üzerine…

HDP Grubumuz adına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2020 yılı Bütçesine ilişkin görüşlerimizi açıkladık.

Konuya ilişkin tutanak metni ve konuşma videosu aşağıdadır.


HDP GRUBU ADINA ALİ KENANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

         Sayın Başkan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bütçesi üzerine HDP Grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı enerji, maden, petrol, elektrik, kömür gibi konuları bünyesinde barındıran müdürlükler bulunmakta ve Türkiye’nin yer altı zenginliklerinde ve enerji temininde söz sahibi olan bir Bakanlıktır. Bu Bakanlıkla vatandaşın doğrudan ilişkisi, vatandaşın en çok bu Bakanlıkla temas ettiği nokta, evlerindeki elektrik faturalarıdır. Elektrik faturalarının her seferinde gitgide artış göstermesi ve zamlanması nedeniyle artık evlerdeki elektrik faturaları aile bütçesinde önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Ayrıca bu Bakanlığın doğaya ve çevreye verdiği zararlar da tabii kaynaklar bakımından, bunların çıkartılması bakımından Çevre ve Şehircilik Bakanlığıyla da yarışır bir noktadır.

         Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, bulunduğumuz koşullarda yoğun olarak yenilenebilir enerji çalışması yürütmesi, geleceğe yönelik olarak bu tür enerji kaynaklarında arz güvenliğini sağlayacak yol haritaları çizmesi gerekirken maalesef, bizler hâlâ fosil yakıtlarla enerji üretecek olan santrallere teşvik vermeyi konuşmak durumunda bırakılıyoruz. Ancak günümüzde çoğu Avrupa ülkesinde 2030 projeksiyonunda yeni bir termik santral kurulmayacağı belirtilirken yalnızca Türkiye ve Polonya geleceğe dönük yeni termik santral kurma planlamasından bahsetmektedir. Türkiye’nin 2023 projeksiyonunda millî kömür hedefi varken Portekiz dahi 2023 yılında kömürü tamamen bırakacağını açıklamıştır.

         Türkiye’nin 2019 yılındaki enerji üretimindeki yerli kaynak payı yalnızca yüzde 62,6 olarak gerçekleşmiş, 2020 için ise bu oran yüzde 53,4 olarak tahmin edilmiştir. Bu ne demektir? İstenildiği kadar yerli ve millî kaynaklarımız denilsin, bunun adı daha çok dışa bağımlı enerji politikalarına mecbur olmaya devam edeceğiz demektir. Böyle bir durumda enerji tasarruf politikalarının takip edilmesi, enerji verimliliği ve depolama sistemleri üzerine AR-GE çalışmalarının yürütülmesi ve de yenilenebilir enerji arz güvenliği üzerine odaklanılması gerekirken görüyoruz ki Bakanlık, bu kalemlere ait bütçelerini dahi verimli kullanamamıştır. Bakanlığın sunduğu raporlara baktığımızda, 2019 yılı bütçesinde enerji verimliliği desteği kalemi için ayrılan yaklaşık olarak 14 milyon liranın yalnızca 9 milyon lirası harcanmıştır. Enerji verimliliği konusu, üretilen enerjinin taşınmasında yaşanan kayıptan, kamu binalarına ve hatta hanelere kadar uzanan bir konudur. Öyle ki halihazırda açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan birçok yurttaş, son yıllarda gelen zam üstüne zam nedeniyle, zor bela edindikleri doğal gaz veya elektrikten dahi verimli olarak faydalanamamaktadır. TÜİK’in 2018 yılına dair yaptığı gelir ve yaşam koşulları temalı araştırma da yurttaşların yüzde 39,6’sı konutlarında izolasyondan dolayı ısınma sorunu yaşamaktadır. Bu durum gösteriyor ki enerji kullanımında yurttaşların yararına alınabilecek olan önlemlerde dahi henüz çok temel eksikliklerle karşı karşıya durmaya devam ediyoruz.

         2023 yılında açılması planlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali propagandası ise yine, Türkiye’nin enerji arz güvenliğini sağlamak ve enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için elzem olduğu şeklinde yapılmaktadır. Ancak nükleer güç santralinin devreye gireceği tarihten itibaren on beş yıl boyunca Rusya’ya verilecek olan garanti bedelleri ve Türkiye’nin nükleer yakıt üretemiyor oluşu göz önünde bulundurulursa kesinlikle doğru değildir. Çünkü mevcut santrallerin şu anda 4 dolara verdiği elektriği Akkuyu Nükleer Santrali tamamlandığında 12 dolar 35 sentten verecektir. Yenilenebilir enerjiye verilen alım garantisi TL’ye çevrildiği halde Rusya’yla yapılan alım garantisi dolar olarak devam etmektedir. Üstelik on beş yıl boyunca bu fiyat değişmeyecektir.

Değerli arkadaşlar, biz, Türkiye’de nükleer güç santrallerinden bu şekilde enerji temininden vazgeçilmesi gerektiğini savunan bir partiyiz ve bunu her alanda, her kürsüde dile getiriyoruz. 2011 yılında nükleer enerji santralleri, nükleer güç santralleri savunulurken ortaya konulan iki tane tez vardı; biri, 2023 yılı ekonomik hedefleriydi. Denildi ki “2023’te bizim 2 trilyon dolar civarında bir ekonomik hedefimiz olacak.” Dolayısıyla bu 2 trilyon dolarlık   hedef karşılığında biz, bırakın, fabrikalara enerji teminini, evlere dahi enerji veremez duruma geleceğiz. Oysa 2018 yılı itibarıyla gerçekleşen hedef 784 milyar dolarda kalmıştır. Yani hedeflenen 2 trilyon dolardır, gerçekleşen 784 milyar dolardır. Şimdi, buradan kaynaklı olarak baktığınız zaman demek ki bizim nükleer santrallere ihtiyacımız yok, o kadar enerjiye ihtiyaç yok çünkü.

Diğer taraftan, şöyle bir şey savunuluyor, deniliyor ki 2011 yılında nükleer enerji santrallerinin devreye sokulma kararı verilirken: “Yenilenebilir enerji santralleri pahalı, maliyetleri çok yüksek, nükleer santraller buna göre ucuz, o yüzden biz bunu tercih ediyoruz.” Fakat o yıldan bu yıla gelinen teknolojik gelişmeler durumu tersine çevirmiştir. Yani şu anda yenilenebilir enerji kaynakları nükleer enerji santrallerinden daha ucuza mal edilmektedir. Dolayısıyla bu gerekçe de ortadan kalkmıştır. Zaten nükleer enerji santrallerinin dünya üzerinde yarattığı felaketler, çevre kirlilikleri bilinmektedir. Bu bile bunlardan vazgeçilmesi için yeterli bir gerekçedir.

Değerli arkadaşlar, ben, burada, daha önceki bir konuşmamda dile getirmiştim. Aslında, çok önemsediğim bir konu var bu konuyla ilgili: Çatı mevzuatı. 2018 Ocak ayında bu Mecliste bir karar çıkıyor, bir kanun yapılıyor ve bir çatı mevzuatı çıkarılıyor. Nedir bu çatı mevzuatı? Çatılara konan güneş enerjisinden elektrik üretimi panelleriyle ilgili olarak bir mevzuat geçiyor. Şimdi Avrupa’da şöyle bir uygulama var, bizzat ben de gördüm bunu, tanık oldum: Evlerine, fabrikalarına, iş yerlerinin çatılarına bu sistemleri yerleştiriyorlar, kullandıkları enerjiyi kullanıyorlar, fazlasını şehrin enerjisine satıyorlar. Yani dolayısıyla evlerde vatandaşlar aynı zamanda bir enerji üreticisi durumda. Bu nedenle büyük santrallere, böyle nükleer santrallere filan da ihtiyaç duyulmuyor. O nedenle de zaten bu santrallerden vazgeçiliyor.

Şimdi Türkiye’de bunun kanunu çıkmış ama ne bunu bilen var ne de uygulamada hayata geçirebilecek imkânlar var çünkü sistem 60 bin liraya mal ediliyor bugünkü değerlerle ve sekiz yılda kendisini amorti edebiliyor. Ömrü yirmi beş yıl ve daha da önemlisi bütün bunu yapabilmek için dört ay süren bir bürokrasiyle uğraşmanız gerekiyor.

Şimdi biz bunu tekraren burada tavsiye ediyoruz ve diyoruz ki bu konuda ki iyileştirmeler yapılmalı ve burada, çatı mevzuatında enerji üretimi sağlanmalı ve ülkemiz nükleer santrallere mecbur bırakılmadan, vatandaşların, insanların kendi evlerinde, fabrikalarında, iş yerlerinde, çatılarında ürettikleri elektrik kullanılmalıdır diyoruz.

Sayıştay raporlarından bir iki konu söyleyeceğim, zamanım az. Değerli arkadaşlar, Sayıştay raporlarında Bakanlığın çalışmaları incelenmiş ve ben bir tanesini söyleyeyim -birkaç tane var burada ilginç şey-. Bakanlık, Sayıştay raporuna göre, kendi iç harcamasını yaparken bile kendi mevzuatına uymuyor. Müsteşarlık oluruyla 20 bin liradan fazla harcamaların ön mali kontrole tabi tutulması için Strateji Geliştirme Başkanlığına gönderilmesi gerekirken Sayıştayın tespitine göre, bu konuda yapılmış altı örneğe göre, kontrolden geçmeyen toplam 206 bin lira usulsüz ödeme yapılmış, 206 bin lira… Bakanlığın buna yanıtı şöyle, diyor ki: “Bazı ödemelerin, ön mali kontrolü için Strateji Geliştirme Başkanlığına gönderilmesi sehven unutulmuştur.” Açıklama bu; sehven unutulmuş ve 206 bin liralık usulsüzlük yapılmış bu sehven unutulmayla.

Değerli arkadaşlar, bu konuda daha fazla örnek var ve ben -Sayın Başkan da verirse- son bir dakikamı şunun için kullanacağım.

Bu enerji konusunun, elektrik konusunun bir taraftan inançları, ibadethaneleri de ilgilendiren bir tarafı var. Burada yaşanan bir soruna değineceğim. Geçtiğimiz günlerde Alevi toplumunun yaşadığı sorunlar..

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatılmıştır)

BAŞKAN- Buyurun, tamamlayın sözlerinizi Sayın Kenanoğlu

ALİ KENANOĞLU(Devamla)- …burada çok sıkça tartışıldı, konuşuldu ve herkes işte, burada birlikten, beraberlikten, kardeşlikten bahsetti “Cami de bizim, cemevleri de bizim.” denildi ve kardeşlik duyguları ifade edildi. Ancak biz şunu söylüyoruz, diyoruz ki: Kardeşlik böyle sadece sözde olacak bir şey değildir, kardeşlik sizin uygulamalarınızda, icatlarınızda bellidir.

Şimdi, Diyarbakır Cemevi’nin elektriği on üç aydır kesik, on üç aydır cemevine elektrik verilmiyor yani oraya geliniyor, cenaze hizmetleri var, lokmalar getiriliyor, Alevilerin inançsal olarak ibadetlerini yerine getirmeleri gerekiyor ancak on üç aydır elektrik kesik. Niye? Borçlarından dolayı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı var, Danıştay kararları var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu konuda “Cemevleri de tıpkı camiler gibi, kiliseler gibi, havralar gibi ibadethanedir ve giderleri aynı onlar gibi karşılanmalıdır.” demiş ancak Hükûmet bu kararı uygulamıyor ve şu anda Diyarbakır Cemevi’nin on üç aydır elektriği kesik ve elektrik verilmiyor.

Arkadaşlar, kardeşlik böyle lafla, sözle olmaz; kardeşliğin gereğini yerine getirmekle olur.

Herkesten bu kardeşliğin gereğini yerine getirmesini bekliyor, saygılar sunuyorum.

(HDP sıralarından alkışlar)