“Bir arada yaşam” panel konuşması

ÖDP’nin düzenlediği “bir arada yaşam” paneli

Ali Kenanoğlu konuşması;

Evet, teşekkür ediyorum. Bir adara yaşamak Aleviler içerisinde olmazsa olmazlardan ya da arzulanan yaşam biçimlerinden birisidir. Hace Bektaş Veli bunu şu şekilde ifade etmiş: 72 millete aynı nazarla bakmayan bizden değildir demiş, bu çok açık bir söz. Bütün ırklar, milletler, farklılıklar bizim için aynıdır, bir farklılık ifade etmez anlamında bunu 1240’larda Anadolu’da kullanmış. Biz de Hace Bektaş Veli’nin oluşturmuş olduğu bu öğretiyle yaşamımızı şekillendirmeye ve günlük yaşamımızdaki bakış açımızı da buna göre oluşturmaya çalışıyoruz.

Alevilikle ilgili tabii dün akşamki AKP’nin iftar yemeğine değineceğim, ama ondan öncesinde tarihsel sürece çok kısaca değinmek gerekir. Aysel Hanım (Aysel Tuğluk) Osmanlı döneminde Kürtlerle Türklerin stratejik ortaklığının Yavuz döneminde başladığını ifade etti, evet, doğrudur, ama ne yazık ki bu stratejik ortaklık Kızılbaş Alevi toplumunu katletmek ve yok etmek için oluşturulan bir stratejik ortaklıktı, o dönemde Kürtlerle Osmanlının, yani Yavuz’un stratejik ortaklığının sonucunda Anadolu’da, yani bu da resmi kayıtlara geçen rakam, bizdeki rakamlar tabii 70 bin, 100 bin dolayında, ama resmi Osmanlının tarihi kayıtlarına geçtiği kadarıyla Yavuz döneminde, o ortaklık döneminde 40 bin Kızılbaş Alevi katledilmiştir. Tabii geçmişte bunlar yaşanmış, günümüzde birbirimize kinle mi bakacağız, bu bunu mu gerektirir? Kesinlikle böyle bir söz algılanmasın, ama tarihten bu örneği de hatırlatmak gerekir. Osmanlı’da Alevilere bakış açısı şöyleydi, Osmanlı ve cumhuriyet dönemi olarak ikiye ayırmak gerektiğine inanıyorum, Osmanlı’da Aleviler Kızılbaş Alevi kimliğiyle kabul edilirlerdi, böyle bir kimliğin, böyle bir topluluğun varlığından bahsedilir, ama bu topluluk özellikle Yavuz’dan itibaren katledilmesi gereken bir topluluk olarak kabul edilirdi ve dönem dönem de bu tür katliamlara uğratılmıştır, özellikle Yavuz’la başlayan ve 1580’den 1580’lere kadar süren yaklaşık 80 yıllık bir katliam süreci vardır ki Anadolu’da isyanlarla başlamıştır ki bu isyanlara Celali isyanları da adı verilir. Anadolu’da hatta tabir de vardır, ne celalleniyorsun diye bir tabirle de bu isyanlar bu şekilde adlandırılmıştır. Daha sonra da 2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının kapatılması aslında bize resmi tarih kitaplarında yeniçeri ocağı kapatılırken yeniçeriler artık böyle düzenli ordu olmaktan çıkmıştı, o yüzden kapatıldı denir, ama gerçek tarih öyle değildir. Çünkü bilirsiniz tarihi kazananlar yazar, kaybedenlerin tarihi olmaz, kazananların yazdığı tarihe göre de bu böyle, ama gerçekte bu böyle değildir. Yeniçeri ocağı bilirsiniz Hace Bektaş Dergâhını pir olarak kabul eden bir oluşumdur, bütün mehter marşlarında günümüzde yok, ama o dönemlerde mehter marşlarında bütün mehter marşları Hace Bektaş Veli’nin sözleriyle bitirilir. Ancak şimdi tabii milliyetçi unsurlar bunları da o marşların içerisinden çıkartmış durumdalar, çünkü bir Türk İslam sentezi anlayışı içerisindeyiz.

Osmanlı’daki durum Aleviliği, Kızılbaş Alevi toplumunu topluluk olarak var kabul etmek, ama bunu kabul etmeye yönelikken cumhuriyet döneminde durum farklılaşmıştır. Cumhuriyet döneminde Osmanlı’nın şeriatının korkusundan kurtulan Alevi toplumu cumhuriyete ve Mustafa Kemal’in devrimlerine sıkı sıkıya sahip çıkmıştır, Kurtuluş Savaşında yer almıştır, maddi, manevi ve fizik olarak da desteklemiştir. Fakat cumhuriyet dönemi Aleviler açısından farklı bir boyuta geçmiştir, cumhuriyet döneminde Alevilik yok sayılmıştır, yani Osmanlı dönemindeki gibi bir toplumu kitlesel katliama yönelik bir politikanın ötesinde Alevilik katliama uğramıştır, cumhuriyet Aleviliği resmen kabul etmemiştir, biraz sonra yasalardan da bahsedeceğim, hâlâ yürürlükte olan yasalarla bunu sağlamıştır. Bu ulus devlet içerisinde Aleviliği Türk İslam sentezi unsurlarından birisi olarak görmüştür, ama diğer tarafta Sünni inancın temsiliyetini sağlamış ve hatta Diyanet İşleri Başkanlığını oluşturarak diyanet işleri başkanının altına da o dönemde kırmızı plakalı makam aracını da vererek anlayışını ortaya koymuştur.

Şimdi cumhuriyet döneminde Alevilerin sahiplendiği, günümüzde de bilirsiniz cumhuriyet mitinglerinde de katılımcıların çoğunun Alevi olduğu söylendi ki doğrudur, cumhuriyetin bekçileriyiz, cumhuriyetin sahibiyiz, cumhuriyetin askeriyiz, Türkiye laiktir laik kalacak şeklinde söylemlerle de Alevi toplumu ciddi bir şekilde bu söylenmenin ve argümanın içerisine çekilmiş durumdadır. Oysaki biz Alevi kurum ve kuruluşları olarak bunları tabii irdeliyoruz ve bu söylemler kabul ettiğimiz söylemler değildir. Hangi açıdan kabul ettiğimiz söylemler değil, onun altını açmak gerekir tabii, bir cümleyle ifade yanlış anlaşılabilir. Biz tabii ki cumhuriyetten yanayız ve cumhuriyetin kuruluşunu ciddi anlamda destekledik, içerisinde yer aldık, ama bizim istediğimiz cumhuriyet din devleti, din toplumu oluşturan bir cumhuriyet değildir, tam anlamıyla demokratik ve laik bir cumhuriyettir, özlediğimiz ve arzuladığımız budur. Diyanet İşleri Başkanlığının olduğu ve bir inancın beslendiği, finanse edildiği bir yapı değildir. Laiklik konusundaysa Türkiye laiktir laik kalacak diyoruz, ama bizim esas okullarda çocuklarımızı zorunlu din dersleriyle dönüştüren, Sünnileştiren bu laikliktir. Diyanetle birlikte köylerimize cami yaptıran, köylerimize imamla gönderen de bu laikliktir, bu anlamda bizler Alevi kurum kuruluşları olarak ne bu şekildeki bir cumhuriyetin ne de bu şekildeki bir laikliğin bekçisi olmak istemiyoruz, böyle bir durumumuz da yok. Ancak tabii Türk İslam sentezi, özellikle 1980 sonrasındaki Alevilere olan yaklaşım ve Alevileri bu sentez içerisine çekme oyunları toplumda, yani Alevi toplum içerisinde ciddi anlamda kabul görmüştür. Örgütsel anlamda söylemeyeyim, ama halk, taban içerisinde ciddi anlamda kabul görmüştür. Çünkü 80 öncesinde Aleviler ne Türk olarak kabul edilir ne de Müslüman olarak kabul edilirdi, bu anlamda da cumhuriyet dönemindeki katliamlarda da hedef yine Alevilerdi, tabii Maraş’ta bilirsiniz esas solcular ve komünistler öldürülmeye çalışılmışsa da birincil hedef Alevi mahalleleri olmuştur, oradaki saldırı Alevi mahallerine olmuştur. Maraş katliamında da Sünnilerin solcuları katledilirken Alevilerin sağcılığına solculuğuna bakılmamıştır, Aleviler topyekûn katledilmesi gereken bir topluluk olarak adlandırılmıştır. Yine 2 Temmuz Madımak’ta yaşanan katliam ve diğer Çorum, Maraş, Sivas olaylarında yaşanan katliamlar da aynı şekilde ele alınmıştır.

12 Eylül sonrasında Alevcilere bakış açısı şöyle değişti, Alevilerin Türk İslam sentezi içerisinde sahiplenilmesi ve bu şekilde dönüştürülmesi politikası ortaya atıldı ve uygulamaya başlandı, bu da bizim öyle çok hoşumuza gitti ki 80 öncesinde biz Türk olarak kabul edilmiyorduk, Müslüman olarak kabul edilmiyorduk, ondan sonra birdenbire siz gerçek Türksünüz, öz Müslüman sizsiniz ve bu bir toplum psikolojisidir, aşağılanan bir toplumu okşamaya başladığınız zaman tabii bu onun hoşuna gider. Bizim de çok hoşumuza gitti ve biz gerçek Türk esas Türk olmaya başladık, hatta gerçek Müslüman ve gerçek Müslümanlık da bizim Müslümanlığımız olmaya başladı, toplumumuz içerisinde bu şekil yanlış bilinçler ve uygulamalar da bu politikanın ürünü olarak oluşturuldu.

Şimdi tabii anayasal ve yasal açıdan baktığınız zaman Alevilerin itiraz ettiği konular ya da iyileştirilmesini istediği konular ya da bir arada yaşamı gerektiren konulara değinmek istiyorum. Bunların en başında tabii ki diyanet geliyor, eğer Türkiye Cumhuriyeti demokratik ve laik bir ülkeyse ki hemen hemen hiçbir yöneticimizin buna hayır dediği yok, hepsi, AKP dahil olmak üzere laik bir ülke olduğumuz konusunda hemfikir, o zaman bunun gereğini yerine getirmemiz gerekir. Yani laik bir ülkede diyanet gibi bir dini kurum olmaz, siz bütün toplumdan topladığınız vergilerle bir dini besliyorsunuz, bir inancın bir mezhebini, hatta bir tutumunu, davranışını besliyorsunuz, köylere cami yaptırıyorsunuz, camilere imam atıyorsunuz ve bunların maaşlarını ödüyorsunuz. Yani bu demokratik ve laik bir ülke olmanın gereği böyle değildir, o zaman siz bu ülkenin rejiminin adını değiştireceksiniz, diyeceksiniz ki bu ülke laik bir ülke değil, bu ülke ılımlı İslam’a yakın ya da şu şekilde, bu şekilde bir ülke demeniz gerekir. Bizim en baştaki şikayetimiz diyanet konusudur, diyanet konusunda biz sol partilerden de şikayetçiyiz arkadaşlar, yani bugün diyanet konusuna ve okullardaki din derslerine baktığınız zaman bu konuda sadece şikayet eden Alevi kurum, kuruluşlarıdır. Bugün din dersleri konusunda açılmış 4, 5 tane mahkeme, 7, 8 tane dava var, birisi benim davam, bu davayı Türkiye’de ilk kazanan kişiyim, benim çocuğum Anayasaya rağmen şu anda din dersi almıyor ve sadece bu konuda şikayeti olan Aleviler. Alevi toplumu dışında kendini demokratik ve laik hisseden, bu şekilde yaşadığına inanan ateistlerden bile bir ses yok, bir dava da yok, bir dilekçe dahi yok. Çünkü davaların hepsini biliyorum, biz takip ediyoruz, içerisindeyiz, o yüzden biliyorum. Bu da bir taraftan bizim yoldaş olduğumuz, yandaş olduğumuz diğer siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinden yana şikayetimizdir.

Din dersleri konusunda bu şekilde ses çıkmadığı gibi diyanet konusunda da sol partiler ve sosyal demokrat partilerin de çok ciddi çalışmaları yok, bu konuda çok ciddi söylemleri de yok. Son yıllarda bir iki çalışma oluşmaya başladı, tabii burada Anayasadaki bir yasa var, Diyanet İşleri Başkanlığını bir siyasi parti kaldıracağını tüzüğüne koyamıyor, koyduğu zaman hakkında kapatma davası açılıyor, yani Diyanet İşleri Başkanlığını Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu kadar sağlama almış. Ancak biz şunu önerdik, dedik ki bunun alternatifi de vardır, o zaman siz de parti tüzüğünüze dersiniz ki evet, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi sıfır lira olacaktır. Yani artık bizim paralarımızla biz kendimizi yok etmeye çalışan bir Sünni misyoner örgütünü beslemek durumunda değiliz. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı ciddi anlamda Aleviler üzerinde bir Sünni misyonerlik yapıyor, bunun çok net örnekleri var, çok yakın yaşadığımız olaylar var, hâlâ şu anda bile bu geçen hafta bir köyümüzde 7 aile var ve imam gönderiliyor, oradaki cemevi camiye dönüştürülmeye çalışılıyor ve bu tür girişimler el altından besleniyor ya da birçok yerde de resmi olarak besleniyor.

Yine Köy Yasasına baktığımız zaman Köy Yasasında köylerin tarifi yapılıyor ve köylerin tarifi yapılırken de çeşmesi, otlaklığı ve camisi ya da mescidi olan yerlerdir diye tanımlanıyor. Şimdi bizim köyümüzde cami yok, ne olacak, bizimki köy değil mi, yani yasalarda böyle bir gariplik var. Yine Nüfus Yasasında dini hanesi var ve dini hanesine siz İslam yazdırmak zorundasınız, İslam’ın dışında bir şey yazdıramıyorsunuz, çok yeni boş bırakabilme durumu ortaya çıktı, ama ben Alevi inancına mensubum, Alevi yazdırmak istediğim zaman da bunu yazdıramıyorum. Ancak bizim talebimiz şu: Nüfus cüzdanlarında böyle bir hanenin olmaması, yani doğrusu buraya Alevi yazılması değil, böyle bir hanenin hiç olmaması, yani benim inançsal kimliğim bana aittir, kimseyi de ilgilendirmez, benim bunu nüfus cüzdanında beyan etme gibi bir zorunluluğumun olmaması lazım, bu da Nüfus Yasasındaki değiştirilmesi gereken konudur.

Yine İmar Kanununda, Kadastro Yasasında da siz bir imar planı tadilatı yapıyorsunuz, burada ibadethane yeri ayırmak zorundasınız, önceden bu cami, mescit yeri şeklindeydi, daha sonra bizim itirazımızla bir düzenleme yapıldı ve burası ibadethane olarak düzenlendi, ama bir Bakanlar Kurulu kararıyla da, yine sosyal demokrat bir başbakanın Bakanlar Kurulu kararıyla da Ecevit döneminde ibadethanenin tanımı yapıldı. Denildi ki, ibadethane, parantezi açtılar, cami, kilise, havra, mescit ve sinagogdur, parantezi kapattılar, cemevi yok, o ibadethane olamaz, yine de bu uygulama sosyal demokrat, bir dönemler peşinden koştuğumuz Sayın Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde oldu. Yine 667. sayılı Tekke ve Zaviyeler Kanunu vardır ki hâlâ yürürlüktedir, bu kanun bizim açımızdan asimilasyonu hızlandırıcı kanunlardan bir tanesidir, yine burada Tekke ve Zaviyeler Kanunu bir taraftan kamuoyunda şöyle algılanıyor, ne olacak yani, tekke ve zaviyeler açık mı olsun, dergâhlar açık mı olsun? Şimdi arkadaşlar bu yasa tamamen Alevilere yönelik bir yasadır, çünkü Alevilerin ibadethaneleri dergâhlardı, tekkelerdi, Alevilerin başka bir ibadethanesi yoktu, bunlara bağlı cemevleri vardı ve cemevleriydi. Cumhuriyet ne yaptı? Bunların kapısına kilit vurdu, kilit vurdu, ama diğer taraftan camiler yasal olarak duruyor. Bütün bu tarikatlaşmaların hepsi camilerde yerlerini aldılar, bugün İstanbul’u bırakın Anadolu’nun her tarafında bilirsiniz camiler paylaşılmış durumdadır, kimisi Nakşibendîlerindir, kimisi Fethullahçılarındır, kimisi nurcularındır, camilerin hepsi paylaşılmış durumdadır ve onlar orada kendi öğretilerini, kendi tarikat yapılanmalarını, yuvalanmalarını yine meydana getiriyorlar. Adana Müftüsüydü Cemalettin Kaplan, devletin resmi görevlisi olarak da Almanya’ya gönderildi, bizim maaşlarımızla, Alevilerin de, ateistlerin de maaşlarıyla beslendi, ondan sonra sözde İslam federe devletini kurarak şeriat ilan etmek için savaşa girişti. Şimdi bunlar bizim paralarımızla beslenen ve bu yasalardan gücünü alan kişiler ve oluşumlardır.

Yine Tekke ve Zaviyeler Yasasında bizim inanç önderlerimiz dedelerimiz, babalarımız ve analarımız, inanç önderi olarak kabul ettiğimiz kişiler üfürükçü, hokkabaz olarak adlandırıyor, bu yasalarda hâlâ mevcut ve dedelik, babalık, halifelik, çelebilik gibi makamlar da yasak olarak kullanılıyor. Bizim başka bir ismimiz yok ki, bizim dedemiz var, babamız var, anamız var, bizim inanç önderlerimiz bunlar, şimdi aslında bir savcı çıksa dese ki bu adam çıktı, kendini dede olarak tanıttı, suç işlemiş durumdadır ve cezalandırılması gerekir. Ancak bu yasayla bir savcı gidip de suç duyurusunda bulunmadığı için işletilmiyor, ama işletilebilir, yasalarda mevcut ve duruyor, kimse çıkıp da ben dedeyim diyemez, dediği zaman suç işlemiş durumdadır, bu da hâlâ yasalarda duran bir kanundur. Yine Türk Ceza Yasasından benzer kanunlar var ve yine din dersleri konusu bizi en çok rahatsız eden konuların başındadır, 12 Eylül faşizminin, cuntasının getirdiği yasayla ilkokul 4. sınıflardan itibaren din dersleri zorunlu olarak çocuklarımıza verilmektedir ve bir dönüştürme politikası içerisinde daha çocuk yaşta Alevi çocukları Sünnileştirilmeye çalışılmaktadır.

Peki, niye Alevileri dönüştürmeye çalışıyorlar? Bunun da tabii bir sebebi var, yani niye Alevilerle uğraşıyorlar, işte Alevilerin bir muhalif duruşu var, Alevilerin düzenin yanlışlıklarına karşı tarihten bu tarafa sürekli itirazları var ve onların tabiriyle ehlileştiremedikleri bir topluluktur. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Diyanet İşleri Başkana şunu söylüyor, ya bu Alevileri bir yoluna koyalım, bunlar ne biçim topluluk, ya siz bunları Sünnileştirin ya da biz bunları Şiileştirelim diyor. Bunu Diyanet İşleri Başkanının bizzat kendisi emekli olduktan sonra ifade etmiştir. Yani Alevilere bakış açısı bu şekilde devam ediyor, sürem doluyormuş, o nedenle ben sadece bu AKP’nin iftar meselesine çok kısa değineceğim. Çünkü gündemle ilgili, ondan sonra bitireyim. Şimdi efendim biz buna başından beri itiraz ettik, şöyle itiraz ettik, ama kamuoyundaki şöyle bir yanlış anlaşılmayı da düzelteyim, biz alevi toplumu olarak masaya oturup bir anlaşmadan, uzlaşmadan kaçtığımız ya da kesinlikle kabul etmediğimiz yok, böyle bir şey demedik, tabii ki Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hükümetiyle biz oturacağız, Alevilerin sorunları konusunda uzlaşacağız, anlaşacağız. Biz buna hayır demiyoruz ki, biz AKP’yle masaya oturup bu sorunları konuşmayız demiyoruz, ama yanlış bir yöntem uygulandı, yanlış yöntem şuydu: İki, üç tane yanlış yöntem var, bir tanesi önce siyasi bir şov niteliğinde bir yemek düzenlendi, siz bu yemeğe gelin, katılın, ondan sonra sorunları çözmeye başlayalım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yoktur, bir konuda anlaşamıyorsanız önce anlaşırsınız, ondan sonra oturur yemek yersiniz. Siz yemek yiyin, sonra anlaşalım, böyle bir şey yok.

İkincisi Türkiye’de bulunan köklü Alevi kurumlarını muhatap almak yerine, yani bu sorunları ve bu konuları çözmek için kendileri Alevi kurumu yaratmaya başladılar, son bir ayda iki tane federasyon kuruldu, son bir ayda yeni yeni Alevi dernekleri kurulmaya başlandı, yani burada amaç AKP kendi kafasındaki çözüm önerisini, aslında bu devlet politikası, o devlet politikasını AKP şu anda yürürlüğe koydu, bu Alevileri Sünnileştirme politikasıdır. Bunu uygulayabileceği Alevi kurumları yaratmaya çalıştı, bizim itirazımız buradaydı, biz dedik ki biz bu yemeğe katılmayız, çünkü siz kendiniz Alevi kurumu yaratıyorsunuz ve bu kurumlar aracılığıyla böyle bir yemek düzenliyorsunuz, o yemekte de kendi şovunuzu yapacaksınız. Eğer siz ciddi anlamda Alevilerin sorunlarını çözmek için niyetliyseniz, bu konuda bir açılım yapmak istiyorsanız, samimiyseniz kurulu bulunan Alevi kurumları var, yıllardır olan Alevi kurumları var, buyurun beraber oturalım ve sorunlarımızı çözelim. Biz çözülmesin demiyoruz, masadan kaçtığımız yok ve bu şekilde biz karşı çıktık, Türkiye’de kurulu bulunan 279 Alevi kurumunun 271’i bu yemeğe hayır dedi ve sadece 8 kurum katıldı. O kurumlar da dediğim gibi son bir ay içerisinde kurulan kurumlar ve böylelikle dün akşam da gördük, çoğunluğunun AKP’lilerin oluşturduğu, yine orada Alevilerin azınlıkta kaldığı bir yemek oldu, amacına da ulaşmadı. Neden amacına ulaşmadı? Amaç bozuktu, niyet bozuktu ve ulaşması da mümkün değildi ve onlar da sanırım şunu anladılar ki gerçek muhataplarıyla masaya oturmadığınız sürece, naylon muhatap yaratmaya çalıştığınız sürece bu işte başarılı olamayacaksınız. Bu konudaki durum da bundan ibarettir.

Bizim Alevilerin talepleri konusunda tek cümleyle şunu söylemek istiyorum, biz ne istiyoruz: Biz bizim işimize gelen yasalar istemiyoruz. Yani bizim cebimizi doldursunlar, gerisi ne olursa olsun şeklinde bir beklentimiz yok. Alevi toplumu olarak bizim beklentimiz tam anlamıyla demokratik ve laik sosyal bir hukuk devletinden yanayız. Yani dedelerimize maaş versinler, biz de kenara oturalım gibi bir beklentimiz yok, dedelerimize maaş vermesinler. Biz 1000 yıldır bu topraklarda kendi inancımızı kendimiz finanse ediyoruz kimseye muhtaç olmadan, ama başkasının inancını da finanse etmek istemiyoruz. Yani camideki imamı finanse etmek istemiyoruz, onlar da kendi inancını kendileri finanse etsin, ona da karşı değiliz, istiyorlarsa binlerce, milyonlarca cami yapsınlar, ama kendileri yapsınlar, benim paramla değil. İstiyorlarsa imamlarına bir trilyon maaş versinler, beni ilgilendirmiyor, ama kendi ceplerinden topladıkları paralarla versinler, benden aldıkları vergilerle değil. Ben vergimin sağlığa, eğitime ve ülkenin refahına harcanmasından yanayım, teşekkür ediyorum.

13 Ocak 2008

Taksim

Yorumlar

yorumlar