Yazılar

Alevi Hareketinin Doğduğu Koşullar ve Mücadelesi

Alevi Hareketinin Doğduğu Koşullar ve Mücadelesi

Ataşehir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 1 Mayıs Cemevinin düzenlediği çalıştay konuşması

14 Mart 2020

———————-

ALİ KENANOĞLU:

Değerli arkadaşlar, Sevgili canlar:

Ben de hepinizi saygıyla selamlıyorum. Tabii, Gazi ve Ümraniye Katliamlarının 25.yıl dönümlerindeyiz bir taraftan. Orada yaşamını yitiren bütün canları da saygıyla anıyorum buradan. Benim buradaki sizlere sunumum milletvekili kimliğimden bağımsız bir şey. Gerçi kimliği mücadelemizden bağımsız tutmuyoruz, birlikte parlamentoda bu mücadelenin sesi olmaya çalışıyoruz o ayrı bir konu ancak Mehmet Ertan hocamın akademik bir sunumla aktardıklarını bu Alevi Hareketinin başından beri içerisinde bulunan birisi olarak cemevlerinin kuruluş süreçlerini yaşamış biri olarak, çeşiti deneyimlerimle değerlendireceğim. Biraz da içeriden bilgiler aktaracağım. Yani Alevi Hareketinin içerisindeki yaşadıkları, o koşullar içerisinde hangi evrelerden geçtiği, hangi tartışmalar, hangi siyasi ortamlar içerisinde bulundukları üzerinden de, bir içeriden bilgi olarak da; aslında Mehmet Hoca’nın akademik bilgi olarak anlattıklarını destekleyeceğim. çünkü bu tür çalışmaların ileriki yıllara birer kaynak olması açısından da kayıtlara geçmesi ve literatüre girmesi açısından da bazı bilinen gerçekleri tekrar ifade etmiş olacağım.

Dönemi ele alıyoruz, yani buranın üzerinden bunu aktarıyoruz. Aksi takdirde Alevi Hareketinin bir ocak sistemi olarak tarihini Dede Kargınlara kadar götürebileceğiniz, bin yıl öncesine kadar götürbileceğiniz bir süreci var. Kimi çalışanlar, kimi akademisyenler bunu çok daha gerilere götürmüş olsalar bile bilinen yönüyle ocakların tarihi açısından ele aldığımızda Alevi Hareketini, Alevi mücadelesini -ki o dönemler de çok çetin mücadeleler var. Size buradan bilgi olarak aktarayım, yazılı istediğim için henüz kamuoyuna yayınlayamadık. Biz örneğin parlamentoda pul bastırıyoruz. Bizim pul bastırma hakkımız var. Daha önce Zeynel Özen milletvekilimiz yapmıştı. Seyit Rıza’nın resminin olduğu bir pul bastırmak istemişti. “Seyit Rıza cumhuriyet döneminde bu ülkenin yasaları gereğince idam edilmiş olduğu için onun adına bastıramayız.” dediler. Ben yeni ve ilginç bir şey yaşadım çok daha yakın bir zamanda: Kendi ecdadım, pirim Hubyar Sultan’ın adına pul bastırmak istedim. Yazılısını da istedik ama sözlü olarak iletilen cevap şu: Hubyar Sultan, Celali isyanlarına katıldığı için, biz Hubyar Sultan adına pul basamayız dediler. Bize iletilen bu. Meclis söylüyor bunu Soracağız bizde: Bu meclis Osmanlı Meclisi mi? Celali İsyanları Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir isyan mıydı? Bütün bunları siyaseten ele alacağız tabii. Ancak şunu belirtmek istiyorum, Alevi Hareketi diye ele aldığımızda biz hep 80’lerden, 90’lardan bu tarafa ele alıyoruz. Alevi hareketinin en canlı, en kanlı, en şanlı dönemleri aslında o dönemlerde yaşanmış. Yani bugün bildiğimiz, adını andığımızda niyaz verdiğimiz ulularımız, pirlerimiz sadece yatıp kalkıp cem yapmamışlar. Sadece Muharrem orucu, Hızır orucu tutmamışlar. Aynı zamanda yaşadıkları dönemler içerisinde siyasal bir önder olarak o toplumun önünde o siyasi mücadeleyi de vermişler, kılıç kuşanmışlar. Aleviler 120 yıl kesintisiz silahlı mücadele vermiş. Celali İsyanları diye adlandırılan süre. budur aslında. Kimi tarihçiler bunu çok daha uzun ele alırlar,1600’lerin ikinci yarısına kadar götürürler ama genel kabul gören 1500-1620 arasında -Kuyucu Murat dönemine kadarki sürede- 120 yıl kesintisiz bir silahlı mücadele dönemi vardır Alevilerin. Yani gerilla savaşları yürütmüşler. Bizim ecdadımız, pirimiz Hubyar Sultan da bu isyanlar sırasında 1527’deki bir ayaklanmada arşiv kayıtlarına göre o dönemin isyan lideri ve Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat bölgesinde bu isyanı örgütleyen ve Osmanlı’ya karşı bu isyanı yürüten kişi. Buradan kaynaklı şu anda adına pul basımına müsaade etmediler. Ben de bunu yazılı verin dedim çünkü bizim açımızdan önemli. Bu anlamıyla yakın dönemi aldığımızı ifade etmek isterim.

Bir taraftan da şunu söyleyeyim: Ne kadar Türkiye ve Avrupa Alevi Hareketi paralel bir seyir izlemiş olsa da, Avrupa bir adım önde bu işi götürmüş olsa da, gerek örgütlenme tarihi açısından gerek koşullar gereğince; orayı özgün bir şekilde, ayrı ele almak gerekiyor. Biz o anlamıyla bir taraftan da Türkiye’deki Alevi Hareketinin seyrini ve durumunu konuşacağız.

80 öncesinde bilinen anlamda, Alevi örgütü anlamında, kurum ve dernek anlamında 1961’de kurulan Hacı Bektaş Veli Kültür ve Turizm Derneği var. Bilinen bir o var 80 öncesinde. Ercan Geçmez burada, Hacı Bektaş Kültür Vakfı’nın Genel Başkanı olarak. Önceki Genel Başkanımız Ali Doğan’dan dinlemiştik biz bu derneğin nasıl çalışmalar yaptığını. Örneğin Ankara Ulus’ta bir cem yapılıyor o zaman, ki bütün güvenlik birimleri teyakkuz halinde. Bir düğün salonunda cem yapılıyor. Cemin aşığı Mahzuni Şerif. Yani Mahsuni Şerif cem aşıklığı yapıyor orada. Tabii bütün güvenlik erkanı acayip şaşırıyorlar ve olağanüstü bir gösteri varmışçasına düğün salonunun etrafı sarılıyor. Böyle bir anekdotu da ondan dinlemiştim. O süreci ayriyeten de konuşmak gerekiyor.

80 sonrasında Alevi örgütlenmesinin oluşumundaki siyasal yapılara ve koşullara baktığımız zaman, 80 öncesinde Alevilerin, özellikle Alevi gençlerin yoğun olarak sosyalist yapılarda yer aldığını, buralarda faaliyetler yürüttüğünü, kendilerini buralarda ifade ettiğini biliyoruz. Mehmet Hoca da bahsetti, 80 sonrasında özellikle dünyada konjonktürel olarak bir inançlara yönelme ve siyasetin buralara yönelimi söz konusu. Ve ayrıyeten de Türkiye’yi etkileyen Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ondan öncesinde aslında 12 Eylül Askeri Darbesi’nin Türk-İslam sentezci bir siyaset uygulaması var. Türk-İslam sentezci bir siyaset içerisinde Aleviler kendilerini bulamıyorlar. Hepten dışlanıyorlar. Ben bir Türkmen’im örneğin. Ama Türk kabul edilmiyoruz biz. Çünkü Türklük tek başına yeterli değil. Aynı zamanda Sünni olman gerekiyor. Yani Türkiye’de Türk kimliğini besleyen Sünniliktir. Sünni kimliğini besleyen de Türklüktür. İkisinden biri değilsen herhangi birine sahip olman senin makbul vatandaş olduğunu göstermiyor. Bunu çok sık örneklerim, örneğin cumhuriyet kurulduktan sonra mübadeleler yaşanıyor biliyorsunuz. Rumlar Türkiye’den gönderiliyorlar. Oradaki Türkler buraya getiriyorlar. Ama orada ilginç bir şey yaşanıyor örneğin: Gagavuz Türkleri sınır dışı ediliyorlar. Gagavuz Türkleri sınır dışı edilirken Kırıkkale’den, Karaman’dan gönderiliyorlar. Gökoğuz Türkleri olarak da adlandırılırlar ama genel olarak şu anda Gagavuz Türkleri olarak biliniyorlar. Bunlar diyorlar ki “Bir dakika, bizi nereye gönderiyorsunuz? Biz Türk’üz” ama Hristiyan bunlar, yani Müslüman değiller. O yüzden sınır dışı ediliyorlar. Yani Türkiye’de birinci kimlik Türklük değil tek başına.Türkiye’de birinci kimlik tek başına Müslümanlık da değil, Sünnilik de değil. Türk ve Sünni. İkisi bir aradaysa sen makbul vatandaşsın ve birincil kimliğe sahipsin. Bunlardan herhangi birine sahip değilsen vay haline. Bu anlamıyla Aleviler 80 öncesinde de, 80’in hemen sonrasında da Türk olarak kabul edilmiyorlar ve Aleviler üzerinde çok yoğun bir Sünnileştirme çalışmaları da başlıyor. Alevi köylerine cami yapılması süreci 12 Eylül’de görülüyor. Aslında çok eski bir politikadır bu, Kanuni dönemine kadar gider. Kanuni Sultan Süleyman Alevi dergahlarına cami yaptırır. İkinci Mahmut Alevi ocak merkezlerinin olduğu yerlere, önemli Alevi köylerine cami yaptırır. Ama 12 Eylül’le birlikte bu çok yoğun olarak tüm Alevi köylerini hedef alacak şekilde oluşmaya başlar.

 

 

 

Bunlar tabii ki, karşı refleksleri oluşturur ve siz bu tür refleksler ve uygulamalar karşısında Alevi kimliğinize sarılmaya başlarsınız. Hani derler ya “Yaranız neredeyse canınız oradadır.” diye, dişiniz ağrıyorsa bütün her şeyiniz, canınız dişinizdedir. Ya da eliniz kesildiği zaman bütün her şeyiniz oradadır, canınız ordadır. Bunun gibi… Dolayısıyla Alevi kimliğine yönelik asimilasyon politikalarının yoğunlaşması böyle bir şeye yol açıyor ve 80 sonrasında bununla ilgili özel kişiler görevlendiriliyor. Akademisyenleri yazarlar, çizerler…

Örneğin o dönemde devlet politikası olarak geliştirilen Abdulkadir Sezgin var, bir İlahiyatçı bu. Diyanet görevlisi, başmüfettişi. Bunun görevi “Alevi köylerini nasıl Sünnileştiririz?” Bunun çalışmasını yapmak. Bununla ilgili ilginç hikayeler de var, şimdi hepsini burada anlatamayacağım. Bir diğeri  de Profesör Doktor Orhan Türkdoğan örneğin. Ben bizzat tanık olduğum bir şey var Orhan Türkdoğan’la ilgili: Bizim köylerden biri var, Tokat’ın, Zile’nin Acısu Köyü. Bizim Babagan koluna bağlı, Anşabacılılar diye de bilinir. Kitabını aldım okudum, o dönemler meraklıyız ve hep okuyoruz. Alevi Kimliği diye bir kitabı var 1995’te yayınlanmış. “Bilmem şu şahısla görüştüm.” diyor, ki o şahsı da bizzat tanıyorum. “Dedim ki ona, siz cemlerinizde, ibadetlerinizde Kuran okur musunuz, namaz kılar mısınız?” diye. “O da bana anlattı” diyor, “Tabii, bizim baş tacımızdır. Bütün dualarımızda bütün cemlerimizde biz önce Kuran okuyarak başlarız. Bütün ibadetlerimiz öyle başlar diye anlattım” diyor. Kitabına da böyle yazıyor. O yüzden “Aleviler böyledir, bunların aslında inançları da böyledir.” diyor. “Siz bakmayın diğerlerinin dediğine, bunlar Sünniler nasıl yaşıyor, nasıl inanıyorsa bunlar da böyle inanıyorlar.” diyor. Ben aradım sonra bu şahsı. Kitap yazıldığı yılarda elime geçmedi tabii sonra geçti, 90’lı yıllardı. Dedim ki “Amca ya, sen niye böyle anlattın. Siz cenazenizde bile namaz kılmıyorsunuz yani, Ben Acısu köyünü tanıyorum. onu da biliyorum. Anşabacılılar deyişlerle cenaze kaldıran, yatak yorganla cenaze gömen insanlar. Bizim Babagan kolumuz. Hubyar Ocağına bağlı.” Dedim “Niye böyle dedin?” Dedi ki “Yezid’in biri gelmiş bana soru soruyor. Ben ona gerçeği mi anlatacağım?” diyor. Böyle, mesele bu tabii. Gelmiş devletten birisi, elinde de kağıt kalem. Zaten birinin elinde kağıt kalem varsa köylünün en korktuğu şeydir bu. O not alıyordur, bir şeyleri kaydediyordur çünkü. Köylü asla doğruyu söylemez elinde kağıdı kalemi gördüğü kişiye. Bu bir gerçektir. “Ben neden gerçeği anlatacağım ona, söyledim, he dedim geçti gitti” diyor. O da almış, bunu olduğu gibi kitaba yazmış. Şimdi onun kitapları satılıyor. Hatta bu Alpaslan Türkeş’in danışmanlığını da yapmıştı bu şahıs. E oranın üzerinden bir asimilasyon politikası böyle örülüyor. Örülmüş işte o dönemlerde. Çok yoğun olarak Alevilere yönelik bir Sünnileştirme politikası yapılıyor. Ve daha sonra da okullardaki din dersleri başka bir şeye yol açıyor. Onu da yaşamış birisiydim. Ben orta birinci sınıftayken din dersi seçmeliydi. O derse girmemiştim ben. Gülsuyu’nda oturuyordum, gecekondu mahallesi bizim mahallemizdi. Gittiğimiz okulda Alevi arkadaşlarla beraber o derse dilekçe verdik, girmedik. Orta ikinci sınıfa geçince 81 Anayasası geldi ve mecuren girmeye başlamıştık. Oradan kaynaklı olarak biz Alevi kimliğimizi tekrar hatırlamaya başladık. O çocuk yaşta sorgulamaya başladık. Çünkü o din öğretmenleri bizim Alevi çocukları olduğumuzu biliyorlardı. Mahalleyi biliyorlardı çünkü. Dolayısıyla bütün din dersi eğitimini, kitabi eğitimi bir kenara koyuyorlardı, kitabı bir kenara koyuyorlardı. Olduğu gibi bizi nasıl Sünnileştirebilirler, bizim kafamızı nasıl yıkayabilirler, bizi nasıl asimile edebilirler, bunun üzerine yoğunlaşıyorlardı. Zaman zaman hakaret eden, zaman zaman yumuşak giden bir takım şeyler vardı. Bundan kaynaklı olarak örneğin biz kendi Alevi kimliğimizi okuma araştırma ihtiyacı hissetmiştik. Çünkü “Bu kadar saldırılıyorsa nedir bu?” demiştik. Yaşanların üzerinden bir karşı refleks olarak ortaya çıkmıştı bu durum.

 

Kentleşen Alevilerin kendilerini gizleme refleksleri olsa da herkes kimin Alevi olup olmadığını biliyordu. Özellikle cenaze hizmetleri kentleşen Aleviliğin en önemli sorunu haline gelmişti. Köylerde kendi evlerinin önünden ya da köy meydanından yolcu edilen Cenazeleri şehirlerde bu şekilde yolcu etmenin bir imkanı yoktu. O yüzden Aleviler cenazelerini Camilere götürmek zorunda kalıyor ve Cami hocalarına teslim ediyorlardı. Camiler Aleviler için çok yabancı bir yerdi ve sadece cenaze namazına iştirak ediyorlardı. Cenazelerin genelde vakit namazı sonrasında yolcu edilmesi ve Alevilerin de inançları gereği bu vakit namazına girmemeleri hem cami cemaati hem de namazı kıldıran ve cenazeyi uğurlyan Cami hocası açısından da rahatsızlıklara ve bununla birlikte kimi yerlerde de hakaretlere yol açan tavırlara, söylemlere ve eylemlere neden oluyordu.

Her Alevi mahallesinde morgda bekleyen cenazeye yapılan hakaretlerin ve Cami hocasının “ben Alevinin cenazesini kaldırmam” deyişinin bir hikayesi ve tanıklığı vardı.

Bütün bu yaşananlar Cemevlerinin oluşumundan olmasa bile yapımına başlanan Cemevlerinin sahiplenilmesinde en önemli etmen olmuştur. Cemevleri daha inşaat safhasındayken ilk iş olarak cenaze hizmetleri vermeye başlamaları da bu yaşanılanların bir sonucuydu.

Bütün bu sorunların yanı sıra Aleviliğin genel kamuoyunda görünür olmasında 1989 Alevi Bildirgesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunu size çok kısa özetlemek isterim. 1989 yılında Alevi Bildirgesi yayınlanıyor. Bu o zaman için Türkiye kamuoyunda yayınlanan ilk bildirge. Kimi yazarlar, çizerler, aydınlar bir araya geliyorlar. Bunu Rıza Zelyut aktarmıştır bana. Hatta notları ile birlikte bende duruyor. “Hamburg Alevi Derneği ile birlikte çalışarak yazdık” demişti. O zaman gazetelerde yayınlanıyor bu. Turgut (Öker) Başkan burada değil mi, Hamburg Alevi Derneği’ndeydi o zaman o sanırım. Bunu kimler imzalıyor o zaman? Türkiye’deki önemli şahsiyetler bunlar. Kamuoyunda tartışılan, bilinen; çağdaş, demokratik, ilerici aydınlar olarak bilinen. Yaşar Kemal, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, Tarık Akan, Zülfü Livaneli, Berker Yaman, Kıvanç Ertop, Çetin Yetkin, Ataol Behramoğlu, Atilla Özkırımlı, Emir Galip Sandalcı, Süleyman Yağız, Bekir Yıldız, Muharrem Naci Orhan, Erdal Atabey, Nejat Birdoğan, Vedat Günyol, Cemal Özbey, Mesut Mertcan, Battal Pehlivan, Cengiz Bektaş, Müjdat Gezen, Recep Bilginer, Lütfi Kaleli, Jülide Gülizar, Nevzat Helvacı, Mert Bozkurt, Tanıl Bora, Adnan Sözen, İhsan Atar, Ahmet Bulut, Akın Gürdal, Musa Ateş ve Rıza Zelyut. Bu isimler o dönemde okkalı isimler yani. Türkiye’de bilinen, kamuoyunda tartışılan kişiler. Ve 89’da bütün gazetelerde bu bildirge yayınlanıyor. Bu bildirgede neler olduğunu başlıklar halinde söyleyeceğim size, o dönemin 89’daki ruhunu da yansıtması açısından.

Önce bir tespitler yapılıyor. Deniyor ki önce “Türkiye’de  20 milyon Alevi yaşıyor. Sünni halkımızın Alevilik hakkındaki bilgisi yetersizdir. Diyanet İşleri İslam’ın sadece Sünni kolunu temsil ediyor. Alevi varlığı yok sayılıyor. İnanç ve anlatım özgürlüğü bir insanlık hakkıdır. Aleviler Atatürk devrimlerini hep desteklediler.” Bu başlıklarda tespitler yapılıyor ve sonra isteklere geçiliyor. İsteklerse “Aleviler üzerinde baskı olduğu kabul edilmelidir. Sünni aileler Aleviler hakkındaki düşüncelerini değiştirmelidir. Aydınlar Alevi varlığını insan haklarını bağlamında savunmalıdırlar. Türk basını yayınlarında Alevi kültürüne yer vermelidir. TRT Alevi varlığını da dikkate almalıdır. Alevi köylerine cami yapmaktan vazgeçilmelidir. Okullarda Alevi öğretisi de tanınmalıdır. Hükümetlerin Alevilere bakış açısı değişmelidir. Aleviler laik devletin güvencelerinden biridir. Dedelik kurumu çağdaş anlamda yeniden yapılanmalıdır. Yurtdışındaki Aleviler için acil programlar şarttır. Alevilik ile bugünkü İran Şiiliğinin ilgisi yoktur.” denerek bu talepler de yazılarak imzalanır. Bunlar başlık, bunların hepsinin altında yazılı açıklamaları da var. Bu 89 Alevi Bildirgesi o dönemde Alevi varlığının Türkiye kamuoyunda konuşulması, kabul edilmesi, tartışılması açısından önemli bir bildirge. Bu bildirge yayınlandıktan sonra Alevilik hakkında, (Mehmet) hocamın da bahsettiği gibi, yazılar yayınlanmaya, yazı dizileri ortaya çıkmaya başlıyor. Alevi yayıncılığı da ortaya çıkıyor.

89 Bildirgesinden sonra esas olarak Aleviler anlamında tarihi değiştiren nokta 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı. Madımak Katliamı öncesinde Alevi kurumlarının sayısı çok az. (Mehmet) Hocam biraz fazla sayıda belirtti bana göre, o kadar şube de yok o zaman. PSAKD’nin çok az şubesi var. 20’lerde falan yok. PSKAD’nin sadece üç şubesi var o zaman. İstanbul’da bir Hacı Bektaş Turizm ve Tanıtma Derneği var, Karacaahmetvar, ki Karacaahmet’in nasıl kurulduğunu biz çok iyi biliyoruz. O da ayrı bir tartışma konusu tabii ki. Böyle birkaç dernek var yani sadece bu kadar. Örneğin kentlerde cemevi hiç yok. Bu koşullarda 2 Temmuz 1993 yaşanıyor. Ve bu tarihten sonra Aleviler örgütlenmeye başlıyor. Tabi bunun sebeplerinden birisi Alevi inancından kaynaklı olarak bu katliamın yaşanmış olması ve Alevilerin hakikaten o dönemdeki reflekslere bakarak kendilerini sahipsiz hissetmeleri. O dönem basını, medyayı biz iyi biliyoruz. Ben de o dönemi yaşamış birisiyim, iyi biliyorum. Suçlu Aleviler ilan edilmişti. “Sizin ne işiniz var Sivas’ta, bu etkinliği neden yapıyorsunuz? Aziz Nesin’i niye götürdünüz? Siz buraya provokasyona geldiniz, siz provoke ediyorsunuz.” Bütün Alevileri suçlayan bir dil üzerinden Madımak Katliamı yorumlandı.

Tüm bunlardan kaynaklı olarak Aleviler kendilerini ciddi anlamda sahipsiz hissetti. O zaman şöyle bir şey de vardı: Alevilerin oy verdiği parti iktidardaydı ve Alevileri bu anlamıyla savunacak bir siyasal parti de yoktu mecliste. Bakın enteresan bir şey anlatayım, ben şimdi mecliste bütün geçmişteki katliamlar döneminde neler konuşulmuş parlamentoda, bunlarla ilgili bir çalışma yürütüyorum. Tutanaklardan yazıyoruz, derliyoruz. Maraş’la ilgili bir şey anlatayım: Maraş Katliamı da CHP döneminde yaşanıyor ya, ilginç bir şey oluyor. Maraş Katliamı mecliste tartışılıyor. Tartıştıran kim? Tartıştıran muhalefet partisi. Kimdir muhalefet partisi? Adalet Partisi ile MHP. Tartıştıran bunlar. Peki nasıl tartıştırıyorlar? Diyorlar ki “Bizim ülküdaşlarımıza işkence yapılıyor karakollarda. Bizim orada şu kadar ülküdaşımız öldürüldü. Biz şöyle mağdur durumdayız.” Yani siz meclisteki tutanakları incelediğiniz zaman şunu görüyorsunuz Maraş Katliamı’nda: Alevilerin ne kadar sahipsiz olduğunu görüyorsunuz. Aynısı Sivas için de geçerli. Sivas Katliamı ile ilgili yeni bir şey gördüm. Onu da yayınlayacağım ileride. Çok sevdiğimiz şu anda televizyonlara gördüğümüz bir milletvekili. Bakan ya da milletvekiliydi o dönem içerisinde. Tutanağa şerhi var, yani Sivas Katliamı ile ilgili Alevilerin mağdur edildiğine dair yazılan tutanağa şerh koyarak konuşma yapıyor. Onların hepsini tutanağı ile beraber yayınlayacağız.

Alevilerin nasıl sahipsiz kaldığını, Maraş’ta gördüğümüz gibi aynı şekilde Sivas’ta da görüyoruz. Sivas’ta da Alevilerin oy verdiği parti iktidarda ve o nedenle mecliste de, bütün kamuoyunda da Aleviler sahipsiz kalıyor. Sosyalist yapılar Alevileri sahipleniyorlar ancak sosyalist yapıların da 12 Eylül ile birlikte çok ciddi bir şekilde baskı altında tutulması, terörize edilmesi, marjinalize edilmesi zaten belirginliği, görünürlüğü sağlayamıyor.  Sahiplenmesi gereken o dönemde parlamentoda bulunan siyasi partiler de oralı olmuyor. Maraş Katliamı ile ilgili CHP’nin İçişleri Bakanı’nın konuşması var mecliste kürsüde. Diyor ki “Sol örgütler yaptı bunu.” Tutanaklar duruyor, orada. Bundan kaynaklı olarak Aleviler Madımak’tan sonra kendi adlarıyla, kendi örgütlenme ihtiyacını hissediyorlar. Bu sahipsizliğin getirdiği bir refleksle. Bu örgütlenme geniş bir şekilde, hızla, Türkiyenin her tarafına yayılıyor. Bunları biliyoruz.

Türkiye’deki Alevilerin oluşumunu siyaseten etkileyen ve yönelimini belirleyen nokta şu oluyor: Cem Vakfı. Peki Cem Vakfı hangi koşullarda kuruluyor? Kim kurduyor? Görevi ne? Esas bizim tartışmamız ve bilmemiz gereken, kayıtlara not etmemiz gereken, tarihimizin o dönüm noktasına yazmamız gereken konu bu. Bu konu bilinmeyen bir şey değil arkadaşlar. Dönemin Hacı Bektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan, Süleyman Demirel’i ziyaret ediyor. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı o zaman. Hacı Bektaş etkinliklerine davet etmek için ziyaret ediyor. Kendisinden bizzat da dinledim, ayrıca Sürek Dergisi’nde de yayınlamıştı. Arşivinden bulunabilirse Sürek Dergisi’nde de vardır ki kendisi de hayatta zaten. Süleyman Demirel öldü ama Mustafa Özcivan yaşıyor. Mustafa Özcivan, Demirel’i ziyaret ediyor ve “Yarım saatliğine bir nezaket ziyareti olacaktı fakat uzadı. Üç saate yakın konuştuk.” diyor. “Süleyman Demirel dedi ki, biz 2 Temmuz 1993’ten sonra çok korktuk. Devlet olarak çok korktuk. Niye korktuk? Çünkü hızlı bir şekilde Aleviler örgütlenmeye başladı. Hızlı bir şekilde kurumlar oluşturmaya başladılar. O dönemde Kürt Siyaseti de çok gelişkin bir durumdaydı ve çok ciddi bir Kürt muhalefeti oluşmuştu 90’lı yıllarda. Alevi muhalefeti ile Kürt muhalefetinin birleşmesinden, birlikte hareket etmesinden çok korktuk. Biz şu tespiti yaptık devlet olarak: Eğer Alevi muhalefeti ile Kürt muhalefeti birleşirse vay gele halimize, bu devlet yıkılır ve harekete geçtik. Çağırdık İzzettin Hoca’yı. Babası Adalet Partisi’nde görev yapmış, il başkanlığını yapmış Malatya’da. İzzettin Hoca da üniversite eğitimi almış, hukukçu. Çağırdık. Hocam, sen bu Alevilerin başına geç. Bu Alevileri derle toparla, bunların nereye gideceği belli değil. Bunları da devlete yedekle. Sonra da Gölbaşı’nda Alevi iş adamlarını topladık. Polatlar, Kale kilitlerin, Total Petrollerinin sahibi bilmem ne. Ne kadar o zaman bilinen çok güçlü Alevi varsa. Böyle bir proje var, İzzettin Hoca’ya destek olacaksınız, siz de maddi finansörlüğünü yapacaksınız. Vakıf kuracaksınız. Vakfın ismi ne? Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı.” Kısa adıyla Cem Vakfı’nın ismi budur, baş harflerinin kısaltmasından.

Bilirsiniz, İzzettin Hoca o zaman Kırmızı Koltuk programına çıkartılıyor. O zaman İnterstar televizyonu var. Interstar Televizyonu’nda Kırmızı Koltuk programı var. Tek özel kanal o, herkes orayı izliyor. Çünkü TRT’den bıkmış herkes, onun monotonluğundan bıkmış. İnterstar’da Kırmızı Koltuk programına çıkan Türkiye’nin en meşhur insanı oluyor. Şimdi, bir gecede İzzettin Hoca’yı buraya çıkardılar. İzzettin Hoca konuya hakim. Dili üslubu yerinde, anlatımı çok iyi. Çok öğretici bir dil de kullanıyor. Bizim toplumda zaten ezik, hepimiz eziğiz. Yıllardır hep şunun hikayesini anlatmışızdır: Ya bizim bir dede var, geçen gün imamla bir karşılaştı, onu duman etti. Oysa ne öyle bir dede vardır, ne de imamı duman etmiştir, hikayedir ama biz onla hep övünmüşüzdür. İşte o bizim dede, o gün televizyonda hakikaten duman etti yani. Hazırlanmıştı. Senaryo hazırdı. Her şey ona göre hazırlanmış, sorular ona göre sorulmuş ve bizim dede o konsept içerisinde çok iyi bir performans sergilemiş ve Aleviler o gece “Evet, işte bu!” demiştir. Bir gecede, İzzettin Hoca Alevilerin piri, dedesi, ilahı olmuştur. Bu bir senaryodur, bunu da Süleyman Demirel böyle anlatmıştır. İzzettin Hoca bunu reddetmez, bu yüzden buradan açıklıkla anlatıyorum. İzzettin Hoca şunu söylüyor: Biz devlete gittik. Dedik ki, biz sizin için yeteriz. Yahu siz bu Pir Sultandır, Hacı Bektaş’tır, bu kurumları bırakın. Bunlarla hiç ilgilenmeyin. Biz size yeteriz. Biz devletimizin istediği şekilde bu görevi yerine getiririz.Dedik ama bizi dinlemediler, onlara da yardım ettiler.

Bu anlamıyla Cem Vakfı kuruluyor ve arkadaşlar, cemevleri bildiğinizin ya da zannettiğimizin aksine Cem Vakfı evleri olarak ortaya çıkıyor. Cem evi… “Cem Vakfı’nın evi” anlamında ortaya çıkıyor. Bilmiyorum Avrupa’dakiler bilinçli olarak mı bu ismi kullanmadılar? Çünkü onlar farklı isimler kullandılar hep, cemevi ismini hiç kullanmadılar. Ama Türkiye’de bilinen tek isim vardı, o da cemevi. Cemevi ismi de buradan gelir Çünkü bizim köylerimizde biz pirevideriz,meydanevi deriz, tarikathane deriz. Bunlar gibi isimler kullanılır. Yani cemevi isminin yaygın olarak kullanıldığı yerler vardır belki, çok iddialı olmayayım ama yaygın olarak Alevi köylerinde cem yapılan evlere cemevi adı kullanılmaz. Başka isimler vardır, dede evi der kimisi. Büyük ev diyenleri vardı. Ben biliyorum, onun kutsiyetinden ötürü büyük ev diyenler vardı. Bazı köylerde böyle değişik isimler vardı ama cemevi ismi Cem Vakfı ile birlikte ortaya çıkmış bir isimdir. Ama Alevi kamuoyunda oturmuştur. Onların arzu ettiği anlamında dışında oturmuştur. Doğru anlamıyla oturmuştur. Ben bunu söylerken de bu ismi terk edelim anlamında söylemiyorum. Her ne kadar onlar o maksatla, Cem Vakfı’nın evi maksadıyla bu ismi koymuş olsalar bile bugün doğru anlamıyla yürüyor. Buna da bir itirazım yok bu anlamıyla ama çıkışı böyledir bu ismin. Devletin İzzettin Doğan’dan istediği bir şey vardır: Bu Alevileri Kürtlerden uzaklaştır, sosyalistlerden uzaklaştır, devletin bir yedek unsuru haline getir. İstenilen budur. Bu amaçla yola çıkılmıştır. Bu amaca uygun icraat üretilmiştir.

Bilirsiniz, ben başından beri bu işin içindeyim. “Aleviler Türk’tür, Kürt’ten Alevi olmaz” diye çok tartıştık biz cemevlerinde. Bu bilinçli bir politikaydı ve bu bize tartıştırıldı. Biz ne kadar Türk olduğumuzla övünmeye başladık cemevlerinde Aleviler olarak. “Öz Türk biziz, Türk inancı da bizim inancımız” demeye başladık. Şöyle bir şey oldu o yazı dizilerinde: Alevi toplumuna bir yol, bir yön çizildi. Bunları gerçek dışı olduğu için söylemiyorum ama dendi ki “Bir Alevinin evinde saz vardır mutlaka, Hazreti Ali’nin resmi vardır mutlaka, bir Atatürk resmi vardır mutlaka.” Olmayanlar gitti aldı evlerine astılar, “Ya benim evimde niye yok?” diye. Çünkü böyle bir Alevi portresi çizildi. Bunu Aleviler Atatürk’e karşıdır anlamında söylemiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama böyle yapıldı. Örneğin bizim evlerimizde Hz. Ali resmi de yoktu, yani ihtiyaç duymazdık öyle resimlere falan. Ben köyde yaşadım çoğu zaman. Ancak o yazı dizileriyle beraber bir resim merakı da başladı. Hatta en büyük korku şuydu cemevleri oluşturulurken: Devlet buraları basar bizi de hapse tıkar.

Yaşadığım bir olayı size anlatmak istiyorum. Sultanbeyli’de Hubyar Sultan Ocağı’nın talipleri dernek kuruyor, cemevi yapacaklar. Derneği daha kurmamışlar, cemevi yerini içlerinden birisi bağışlamış. Beni çağırdılar dediler ki “Biz ne derneği kuralım, adı ne olsun? Şube mi kuralım, şöyle mi yapalım?” kendi aralarında bir kanaate varamamışlar. Gittim oraya,  konuşuyoruz. Bakın, orada tartışılan şu: Cem Vakfı’nın mı şubesi olalım? Hubyar Sultan ismiyle mi yürüyelim? Uzatmayacağım hikayeyi, dediler ki “Bizim başımız belaya girerse biz burada cem yaparken, polis gelse bizi bassa sen bizi kurtarabilir misin?” Dedim ki “Ben nasıl kurtarayım sizi?” Dediler ki “İzzettin Doğan kurtarırdı ama bizi. O yüzden biz onun şubesi olacağız.” Yani onun devletle arasının iyi olduğunu, devlet hesabına çalıştığını ama başları dara düştüğü zaman da onun kurtarabileceğini biliyorlar ve bu refleksle Cem Vakfı’nın şubesi oldular. Bizim taliplerimiz. Nasıl olunduğunu ve nasıl bakıldığını anlatmaya çalışıyorum. Herkes İzzettin Doğan’ın rolünü kabul etmiş aslında ve buradan “Onu nasıl kullanırız, nasıl değerlendiririz?” herkes kendince oradan bakıyor yani. O zamanlar şunu da biliyorum ben. “Cemevlerimiz yıkılmasın, devlet dokunmasın, polis ellemesin” diye örneğin ne kadar cam varsa, o kadar bayrak vardı. Ne kadar duvar varsa da o kadar Atatürk resmi vardı. Yani bütün duvarlar, bütün camlar… Sebep? “Biz devletimize bağlıyız, devletimizin yanındayız, devletimizi seviyoruz. Aman ha, bizim cemevimize dokunmayın.” Refleks buydu. Bizzat sohbet ettiklerimiz de bunun böyle olduğunu anlatıyorlardı. Bütün amaç Alevi toplumunu ehlileştirmek ve devletin savunucusu haline getirmekti. Burada böyle bir siyaset yürütüldü ve mümkün olduğu kadar “Kürde karşıdır, ona küfret, onunla asla yan yana durma.” denildi. Bütün mesele de buydu ve bu önemli ölçüde başarılı oldu biliyorsunuz. Birçok cemevinde bu tartışmaların acımasızca yaşandığını, sosyalist arkadaşların, sosyalist gençlerin o cemevlerinden kovulduklarını biliyoruz. Süleyman Demirel “Bana ülkücüler cinayet işliyor, adam öldürüyor dedirtemezsiniz.” dediği bir siyasete sahipken bizim o gençlerimizi, aslında sırtımızı dayayabileceğiniz, başımız dara düştüğünde bizim önümüzde koşacak o gençlerimizi bu derneklere üye yapmadığımız gibi kovduk. Adil Ali Atalay çok güzel bir özet yapar. Adil Baba, kulakları çınlasın, diyor ki: Karacaahmet yıkılıyordu. Mezarlık, Tayyip Erdoğan saldırdı ya. Valla kimse kusura bakmasın, hiçbirimiz cesaret edemedik o dozerlerin önünde durmaya, yatmaya. Yaşımız başımız geçmiş olmasına rağmen yatamadık can kıymetli geldi bize. Kim yattı o dozerlerin önüne? İşte bizim dışladığımız o sosyalist, devrimci gençler yattı. Ve Karacaahmet yıkımını durduran o gençlerdi. Biz onlardan cesaret aldık sonra.” Birçok cemevinde de bu süreci yaşadık hatta daha acılarının yaşandığı bölgeler olduğunu da biliyorum.

Değerli arkadaşlar, bu böyle mi yürüdü, hep böyle mi oldu? Yok. İşte bunun karşısında da, Demokratik Alevi Hareketi dediğimiz bileşenleri Alevi Bektaşi Dernekleri bileşenleri, yapıları, Hacı Bektaş Veli Derneği, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı, bu yapılar bunun doğru olmadığı üzerinden de Alevilerin kendi içerisinde bir siyaset yürüttü.

(Mehmet) Hocam da belirtti. Esas iki çelişki, Cem Vakfı’yla Demokratik Alevi Hareketi diye adlandırdığım Alevi Bektaşi Federasyonu ve çevresindeki örgütlerle olan çelişki. Sadece taleplerin üzerinden değil, aslında o talepler de buradan oluşuyor işte. Bu anlattıklarım, Cem Vakfı’nın, İzzettin Hoca’nın  üstlendiği görev. Yani, Cem Vakfı’nda üstlendiği görevden kaynaklı olarak zaten bu talepler böyle evrildi. Doğrudur, hükümetin yaptığı Alevi çalıştaylarında masaya oturanlar biriydim ben. Biz şunu söyledik: Bir sorun kendini var eden unsurlarla çözülemez. Sorunu var eden nedir? Sorunu var eden anayasanın kedisidir zaten. Bu anayasa demokratik değildir, bu anayasa laik değildir. Bu anayasa var olduğu sürece, bu sistem bu şekilde yürüdüğü sürece Alevilerin sorunlarını çözmek mümkün değildir dedik. Öncelikle yapılması gereken demokratik bir anayasadır dedik. Hakikaten eşit yurttaşlık, gerçek anlamda laiklik, halkların kardeşliği, inançların özgürlüğünü esas alan bir anayasa olması gerekir ki, Alevilerin sorunları da çözülsün dedik. Evet, doğru.

Bütün bu ayrışma noktaları Alevi Hareketinin oluşma sürecinde şunu gösterdi arkadaşlar bir taraftan da: Öyle Aleviler kendilerine bırakılmışlar, kendileri de gitmişler şöyle örgütlenmişler böyle örgütlenmişler değil. Alevi örgütlenmesi oluşurken herkesin bir hesabı vardı. Devletin de bir hesabı vardı, kimi yapıların da vardı. Bu hesaplar devreye sokuldu, faktör olarak ortaya kondu ve bunun üzerinden Alevi Hareketi şekillendirmeye çalışıldı. Kimi yerlerde, kimi kurum ve kuruluşlarda, kimi bölgelerde bu başarılı oldu. Burada olduğu gibi kimi yerlerde de buna karşı mücadele edildi. Bu kabul edilmedi, bunun karşısında da demokratik bir yol ve yöntem benimsendi. Asla Kürt, Laz, Çerkez bunlar bizim düşmanımız değil. Asla ötekileştirilmemesi gereken toplumsal yapılardır bunlar. Kardeşlik diyebileceğimiz, Alevilliğin özüne uygun inançsal değerleri de buradan oturtun.

Tabii, şurada bir hata yapıldı bana göre demokratik Alevi Hareketinde: İnanç alanını bomboş bıraktık. O alanı, Cem Vakfı doldurdu. Bugün kusura bakmasın PSAKD Genel Başkanı da burada, PSAKD’nin birçok şubesine ben gittim. Siyaseten de, zaten Alevi Hareketinin içerisinde olduğum için de gitmek durumundaydım. PSAKD’nin birçok şubesinde Cem Vakfı’nda yetişmiş dedeler hizmet veriyor. Bu sadece Pir Sultan için geçerli değil ama şu anda Pir Sultan’da olduğumuz için söylüyorum. Bu anlamıyla inanç alanını boş bıraktık. O da, bizim çok ciddi şekilde altımızın oyulmasına sebep oldu ve oyulmaya da devam ediyor. Çünkü inanç alanında asimilasyon olabilir. Yani oradan yapılan asimilasyon bize karşı yapılacak, bizi bitirecek, değiştirecek, dönüştürecek olandır.

Sonuç olarak;

Türkiye’de Alevi hareketinin oluştuğu koşulları maddeler halinde sıralarsak

  • Dünya’da inançların yükselmesi ve bunun Türkiye’ye etkisi
  • 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası oluşturulan Anayasada Alevilerin asimilasyonuna yol açacak Zorunlu Din dersleri uygulamasının okullarda başlatılması ve Aleviler açısından da özgürlüklerin kısıtlanması sonucu oluşan etki tepki refleksi
  • Kentlere göç eden Alevilerin özellikle cenaze hizmetlerinin Camilerde yapılmak zorunda kalınması ve Camilerde Alevi cenazelerine yapılan kötü muamele ve hakaretler
  • 1989 Alevi Bildirgesi ve Aleviliğin kamusal alanda konuşulmaya başlanması
  • Sovyetler Birliğinin yıkılması ve sosyalist hareketlerde yer alan Alevilerin örgütsel boşluk hisleri
  • 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı ve bu katliam sürecinde Alevilerin yaşadığı yalnızlık hissi ve kendi adlarıyla örgütlenme ihtiyacı
  • Türkiye de İslami partilerin yükselişi ve önemli Belediyelerde seçimleri kazanmaları ve yaşanan Karacaahmet Dergahında yıkım girişimi
  • Kürt hareketi ile Alevilerin buluşmasını istemeyen devletin Alevilerin örgütlenmesine yönelik verdiği destekler

Netice itibari ile arkadaşlar, Alevi Hareketi bu süreçler içerisinde, bu tartışmalar içerisinde yoğruldu, evrildi ve bugünlere geldi. Bugünlerden sonra nasıl devam edecek bunu konuşma arkadaşlarımız bunları değerlendirecek. Biz de, eğer söz olursa o süreçler için kendi görüşlerimizi ifade ederiz.

Biraz uzattım, kusura bakmayın. Hepinize çok teşekkür ederim.

Yolumuz açık olsun.

akenanoglu

alikenanoglu.net
Başa dön tuşu