Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne İlişkin Şerhimiz

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de herkesi saygıyla selamlıyorum.

Barışın elçisi Tahir Elçi’yi saygı ve minnetle anıyorum. Ayrıca, Hakkâri Milletvekilimiz Sayın Leyla Güven’i ve sürdürdüğü eylemi de buradan selamlıyorum.

15 sıra sayılı Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin ikinci bölümü üzerinde HDP Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Bu kanun teklifinin ikinci bölümünün ilgili maddelerinde su alanlarına yenilenebilir enerji kaynak alanları yani YEKA yapılması öngörüldüğü belirtilmektedir. Ciddi çevre etkileri belirtilmeden su üzerine YEKA yapılması, su canlılarının merkezinde olduğu bir tehlike haritasıyla bizi karşı karşıya bırakacaktır. Suyun güneşle temasını engelleyen, böyle olduğu ölçüde de suyun sıcaklığının değişimine yol açacak olan YEKA’ların, su alanlarının ekosisteminde ciddi bir kıyıma sebep olacağı kesindir. Benzer durum kıyılarda yapılmaya çalışan nükleer santraller için de geçerlidir. Açılacak santraller sonrasında deniz suyu sıcaklığında 2-3 santigrat bir artış olacağı ve bunun da deniz canlılarının yaşamlarını tehlikeye atacağı raporlarla açıklanmıştır.

Başka ne gibi zararları vardır? Söz gelimi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin atıkları deniz yoluyla Rusya’ya gönderilecektir ancak bu atıkların taşınması sırasında gerçekleşebilecek olası bir kazada büyük faciaların yaşanması da işten değildir. Bununla birlikte, santrallerdeki soğutma işleminde günlük olan tüketilen su -metreküp cinsinden- Türkiye’nin toplam nüfusunun günlük tüketim hacmini bir hayli aşmaktadır. Ayrıca, Türkiye, Akkuyu’daki sözleşme sahibi Rus şirketine alım garantisi vermiştir fakat bugün, elektriğin kilovatsaati 4 sentken Akkuyu Nükleer Santrali’yle aynı elektriği altmış yıl boyunca kilovat saati 12,5 sentten satacaktır. Açıkçası, hâlihazırda Türkiye’nin bu gibi projelere ihtiyacının olup olmadığı da tartışmalıdır. Yakın zamanda açıklanan raporlar ışığında düşünürsek Türkiye’de mevcut elektrik üretimi, tüketimi ilişkisinde tüketilen elektrik kadar arz fazlası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tabii ki yenilenebilir enerjinin gerekliliğine katılıyoruz. Uzun süreli aydınlanma süresiyle, Türkiye’nin su yüzeyinde 11 bin megavat, karada ise 37 bin megavatlık yenilenebilir enerji elde etme potansiyelinin olduğunu biliyoruz. Çünkü biliyoruz ki doğru fizibilite çalışmaları yapılmadığı takdirde bu türden çalışmaların tarım alanlarına, su ekosistemine ve bir bütün olarak ekolojiye zararları son derece ciddi olacaktır.

Enerji elde etme noktasında, doğanın mevcut tüketim nesnesi biçimindeki insan merkezli tahayyülden doğru düşünmenin aksine, bütün ekolojik unsurların bir aradalığını sürekli ve mümkün kılan akıl etme biçimine ihtiyaç olduğu insanlık hafızasının da gösterdiği üzere elzemdir.

Tüm bunlardan hareketle, bu hâliyle bu yasanın torba yasadan çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca, kanunun ilgili maddelerinde mera, yaylak ve kışlakların hak sahipleri şahıslar ya da üçüncü kişiler değildir. Bu madde büyükşehir yasasıyla kamusal köy ortak alanlarının kullanımından çıkarılan bu doğal alanların kişilere tescilini yasalaştıracak ve hazineyi de bu konuda dava açamaz kılacaktır. Yine bu madde mera, yayla ve kışlakların üçüncü şahıslara devrini yasalaştıran bir düzenlemedir. Bu sebeple mera, yayla ve kışlakların korunması için bu madde de torba yasadan çıkarılmalıdır.

Diğer bir madde ise tahsil işlemlerinde Maliye devre dışı bırakılmakta, bu hâliyle Çevre Bakanlığı istediği her binayı riskli ilan edebilir ve istediği bina mahalline de ceza kesip bunu tahsil edebilir durumdadır. Dolayısıyla bu yolla hem para toplayarak hem de yıkma kararını meşrulaştırarak kentsel dönüşüme mecbur bırakılacak mülk sahipleri cezalandırılmış olacaktır.

Kanun teklifinin diğer bir maddesinde riskli ve hasarlı görülen yapıların tahliye ve yıkım işlemlerinin masraflarının maliklerce karşılanacağı belirtilmektedir. İstanbul özelinde ya da büyük şehirler özelinde konuşursak aslında, imara aykırı yapılan ve tehlike arz eden yerler kullanıcıdan öte, bunların imara aykırı yapılmasına müsaade eden yöneticilere aittir. Yani siz bir belediye olarak ya da o bölgenin idarecisi olarak buralarda kanunlara aykırı, imara aykırı yapılanmaya müsaade ediyorsanız bunun sorumlusu sizsinizdir. Dolayısıyla bundan, sizin bu göz yummanızdan faydalanarak inşaat yapan, bina yapan insanlar sorumlu olmamalı.

Çevre Bakanlığının yürütmesi gereken yıkım, tahliye ve yeniden inşa projelerine bakılınca uygun görülen kıstaslar çerçevesinde müteahhitlere bunun da devredildiğini görüyoruz. Bu düzenlemeyle projelerin devredilmesi noktasında akraba ve belirli bir çevrenin kayrılmasına yol açacak bir sürecin işleyecek olması da hepimiz tarafından örneklerinden şikâyetçi olduğumuz bir durumdur.

Teklifin kapsadığı maddelerin geneline baktığımızda peyzajın bir adım ötesine geçen, nispeten daha çevreci diyebileceğimiz önermeler vardır fakat yine de çevreci kaygılarla hareket edildiği varsayımında bulunamıyoruz çünkü hem bazı maddelerin ranta, kayırmacılığa son derece açık olması hem de yenilenebilir enerji projelerinin fizibilite çalışmalarının dikkatlice ve teferruatlıca yürütüldüğüne dair, bunların bu şekilde yürütüldüğüne dair herhangi bir ibarenin olmamasından ötürü bu teklifin ekolojiyi gözeten bir içeriğinin olmadığını da düşünüyoruz. Ayrıca, bu maddede, mevcut siyasal iktidarın sicilinin hâlihazırda pek iç açıcı olmayan durumuyla da karşı karşıyayız. Yani çevre konusunda mevcut iktidarın, Hükûmetin çok sayıda -ne diyelim- tahribata yol açan uygulamaları olduğunu ifade edebiliriz. Her yerde açılan maden ocaklarıyla, derelerimizin üzerine yapılan HES’lerle, Marmara, Karadeniz ve Akdeniz kıyılarındaki nükleer enerji santralleriyle, kıyı şehirlerimizin maruz kaldığı kentleşmeyle doğaya verdiği zarara ek olarak şu an itibarıyla peşi sıra sıralayacağımız birçok ekolojik tahribat da bu dönem içerisinde yaşatılmıştır.

Arkadaşlar, memleketim olan Tokat’ın Zile ilçesi ile Yozgat’ın Çekerek ilçesi arasında, bir Çekerek Irmağı üzerinde 8 adet HES yapılması projesi 2015’te başlatıldı. Oradaki Tokatlı ve Yozgatlı köylülerin ve çevre aktivistlerin eylemleri sonucunda bu projeden vazgeçildiği duyuruldu 2015’te fakat arkasından, 2016 yılında bu projeler tekrar hayata geçirildi ve acele kamulaştırma kararı alındı. Arkasından köylüler bu karara karşı dava açtılar ve yürütmeyi durdurma kararı aldılar. Bu yürütmeyi durdurma kararına rağmen acele kamulaştırma yapılan alanlarda kanuna aykırı bir şekilde çalışmalar sürdürülmeye devam etti, bir taraftan da dava sürdü. Şimdi, geçtiğimiz günlerde yani 5 Kasım 2018’de Çekerek Irmağı’yla ilgili bilirkişi raporunu açıkladı ve bilirkişi raporunda diyor ki: “Bu ÇED raporunda birçok konu sadece başlık olarak ele alınmış ve hiç irdelenmemiş. İnşaat sırasında ortaya çıkan arkeolojik buluntularla ilgili bölge koruma kurulundan gerekli uygunluk yazıları alınmadan bu işlemlere devam edilmiş. Köylülerin su kullanım hakkı, tarım ve hayvancılık için ayrılan miktar mevcut durum üzerinden kurgulanmış, tarım ve hayvancılığın artma ihtimali göz ardı edilmiştir. Havza içindeki su miktarının yıllara göre düşüyor oluşu üretici ve hayvancılık için sorun teşkil etmektedir.” Bilirkişi raporu bunları söylemesine rağmen hâlâ Çekerek Irmağı etrafında bu durum, buradaki çalışmalar devam etmektedir ve oradaki, bölgedeki güvenlik güçleri, jandarma da burada şirketlerin koruması gibi davranmakta, köylüler ile şirket arasında burayla ilgili âdeta duvar örmüş ve bütün çalışmalarını, bütün tarafını da şirketler lehinde kullanır durumdadır. Köylülerin mağduriyetini giderebilecek kanun, hiçbir şey yok çünkü alınan kararlar da hiçbir şekilde tanınmıyor ve uygulanmıyor. Yasaya aykırı bir şekilde, mahkeme kararına aykırı bir şekilde de şu anda kamulaştırılan alanlar yani kamulaştırılması iptal edilen tarlalarda çalışma sürüyor, mülkiyet hakkı düşürüldüğü zaman bunun da bu şekliyle ele alınması gerekir.

Ayrıca Dersim, Lice, Kulp, Nusaybin bölgelerinde geçtiğimiz yaz aylarındaki orman yangınları, doğa tahribatı, çevre tahribatı âdeta seyredilmiş, önce askerî operasyonlarla bu yangınların çıktığı ifade edilmiş, söylenmiş, arkasından da bu yangınları söndürmek için oralara gitmeye çalışan köylüye dahi izin verilmemiştir. O ormanlarla birlikte o ormanların içerisinde bulanan börtü böcek, bütün canlılar da tahrip edilmiş, yanmış, yakılmıştır. Bu, çevreci anlayışın ortaya konduğu çok net bir yaklaşım olarak da önümüzde durmaktadır.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. “